Genel Tanımlar


BİLİMSEL DÜŞÜNCE

Modern bilimlerin temeli, fizik ve matematiktir. Bu yüzden cağımızın bilimine akılcı bilim de denmektedir.

Fizik ve matematik sanıldığının tersine gözlemlerden değil bilimsel düşünceden doğmuştur. Bu kavram aklın, bilincin olayları yorum san'atıdır. İnsanın bu yönü olmasaydı çok sınırlı gözlemlerden yola çıkarak, uzayın - atomun gerçeğini nasıl öğrenirdik?

Evrende yüzbinlerce ışın var, ancak yedisini görebiliyoruz. Binlerce titreÅŸimden birkaç tanesini duyabiliyoruz. Milyar centigrat ısıdan 70-80 derece sezebiliyoruz. Daha ilginci 10(4°)'la ifade edilen birim mesafelerden çok sınırlı büyüklükleri tanıyabiliyoruz.

Ünlü bir atom bilgininin söylediği gibi; biz atomu, uzayı, insanların akıllarının/bilimsel düşüncelerinin, hatta hayallerinin ortak çabasıyla tanıdık. Biz tüm ışınları görsek titreşimleri duysak. mesafeleri idrak etsek, acaba evreni nasıl görürdük? Bu ilgine soruyu kendinize hiç sordunuz mu? Böyle bir yeteneğimiz olsa acaba bir su damlasını şimdi olduğu gibi şeffaf sessiz bir gölge gibi, bir kum zerresini parlak nokta gibi mi görürdük? Şüphesiz hayır

Atom çekirdeklerinin. Nükleer resonansının moleküler vibrasyonlarının keşfi bu minik dünyaların müzik ve renklerini bize bilimsel düşüncenin ışığı altında iletti.

Kum zerrelerinin moleküllerinden çıkan binbir titreşim, binlerce müzisyenin inşa ettiği ilâhi bir senfoni gibi evrene yayılır durur. O su zerresi binbir maytabın renk şehrâyini gibi minik dünyalardan ilâhi niyazlar yayar ve atomların ilâhi sema sodaları başları döndürür. İşte o şeffaf gölge ve parıltılı noktanın gerçeği bizlere; ışık, raks ve müzik ziyafetidir. Ve biz tüm bunlardan habersiz başımızı havaya kaldırıp, yıldızları nokta gibi seyrederken; yüzümüze çarpan havadaki moleküllerin müzik şölenlerinden habersiz, evren hakkında hüccet çıkarıp Tanrı hakkında karar vereceğiz, öyle mi? Ve bunu yaparken bilgiç sanacağız kendimizi... Veyl...

Böyle bir kör döğüşünde gerçek akıl çatlar. Bilim adamları böylelerinin yanında saçını başını yolar.


EVRENİ GÖZLERKEN


Âlemlerin yüce yaratıcısı, evrenlerin muhteşem ahen6gini sonsuz küçüklerde ve sonsuz büyüklerde gizlemiştir. Her an ayrı şenlerde ( Şeen: İlahi kudretin farklı tecelli fazları) birbirinden güzel tecelli yansımaları aynı ahengin bitmez güzelliğini devam ettirir durur. Sanki sonsuz sayıda elektronik beyinler, evrenin her noktasında Allah'ın emrini erişilmez bir ahenkle yansıtmaya memurdur. Ne zekânın, ne dehânın sınırlarına sığmayan bu sonsuz güzellik, gayb âleminin gizliliği içinde raks eder durur.

Allah'ın tarifi imkansız san'atı, evrenin her noktasından bitmez bir coşku ile açılır. Sonra esrarengiz güzelliği içinde durulur gizlenir.

Bu sonsuz san'atın güzelliği, evrenin en yüce varlığı Fahr-i Kâinat Efendimizin gözünde ve gönlünde seyredilebilir. O lütfen öncülük etmedikçe Allah ne bilinir, ne seyredilir.

Bu idrak, bir nasip meselesidir. Evrenin bu erişilmez san'at tablosu karşısında Allah'ı görmeyen kör, sağır ve dilsizdir. Düşünce, bilinç merkezleri dağlanmış, kalbi güzelliğe, san'ata kapanmıştır.


BİLİM ALLAH’I ARAMAK AKIL İSE İMAN ETMEKTİR


Allah evrenleri yarattı. Kendi güzelliğini seyreden varlıklara, kendini zikretmeleri (anma) ve kullukları için emretti ve kendini gizledi.

Ona ilim ve akıl verdi, yüce yaradanı kendi bilinci içinde bulup inanmasını istedi.

O öyle gizlendi ki; insana insandan yakın, fikre fikirden uzak.

Halbuki O isteseydi O'na bakanların gözü kamaşmaz, mest ve hayran seyrederlerdi.

Çünkü O varlığının şiddetinden gaiptir.

O ötelerin ötesinde, mavera ve mekanların ötesindedir. Fakat mesafelerin bittiği yerde O'nun sırrı başlar. O, öyle bir varlıktır ki; O'na ait her söz, O'nun varlığının gerçeğinin zannıdır. O'nun yüce varlığı ancak hissedilir, yaşanır.

Ne var ki akıl, onun cazibesinde fizik, biyoloji, matematik meş'alelerinin ışığında O'nun kaçınılmaz varlığını bulur inanır.

Bilim karşısında en büyük bilgisizlik, Allah'ı inkardır. Bunu ispatlayacağım. Çünkü çağımızda insanlara yanlış bilgi ve hileli mantıklarla inkarcılık zorla aşılandı.

Milyarlarca insan vahşi savaşlara sürüklendi. Bir o kadar insan da inkarın verdiği ihtiras çılgınlığı içinde mutsuzluğa itildi.

Bunlara rağmen; ilmin, Allah'ı bulduğunu bilerek susmak, bilime ihanettir. İşte bunun için akılcı bilim yolu ile Allah'ın varlığını ispatlama yolunu seçtik.

En yüce insan efendimiz, bize, «inanın» dediÄŸi için inanırız. Çünkü O Allah'ın tekliÄŸini bize getiren ve en güzel tanımı yapan alemlerin Fahri ebedîsidir. O, Allah «bana ne getirdin» deyince, «sende olmayan yokluÄŸu getirdim» demiÅŸti. Allah'ın bundan ötede bir tanımı olamaz. Bu nedenle Allah konusunda O'nu inkar edenlere karşı, bu ispatlamadan ötürü mahzun ve mahcubum.

Şimdi sizlere akılcı bilimden on gözlem sunuyorum. Bunlardan altı tanesi temel bilim dalları fizik ve matematik'e ait tesbitlerdir. Dört tanesi biyoloji bilimi gözlemleridir. Hepsi de en yeni bilgilerin aktarılması şeklindedir. TEK NUR'un birinci baskısından bu yana meydana gelen tüm bilimsel gelişmeleri de aktarmak için bu bölümde değişiklikler yaptım.

Bu gözlemleri tarafsız bir şekilde okuyunca göreceksiniz ki; hiç bir noktasında abartma, aldatıcı yanılgı yoktur.

Bilgilerin hepsi de bu bilim dallarının kuralları ve yasaları içinde aktarılmıştır.

Bu on gözlemin sonucu, bilimsel, kaçınılmaz bir şekilde Allah'ın varlığını ispatlamaktadır. İşte bilim budur ve artık bir daha çarpık yollara çekilemeyecektir.

Allah'ın Varlığının Bilimsel Delilleri


ATOM ÇEKİRDEĞİNİN FİZİK BİLİNCİ

Evrende belli ısı şartlarında 92 proton 146 nötronu bir noktaya koysanız ne olur?

Fizik ve matematik yasalar acısından durumu tartışalım :

Farklı etki güçlerine sahip bu kuantlar, spinlerinin özelliği nedeni ile üç boyutlu ve her an değişen etkilerle bir yer tayini zorundadır. Binlerce fizikçi yıllarca süren hesaplarla bu 238 kuanta öyle birer yer tayin etmelidirler ki; bir arada kalsınlar, aksi takdirde bu minik varlıklar bilinçsiz etkilerle evrenin sonsuzluklarına dağılır gider.

Halbuki bu parçacıklar saniyenin on milyarda biri kadar zamanda yerlerini tayin edip bir uranyum çekirdeÄŸi yapıyor. Hiç ÅŸaşırmadan binlerce, milyarlarca kez tekrar edin, aynı sonucu alırsınız. Hem de dev bir enerjiyi temin ederek. Bu esrarengiz biline, evren bilincinin çekirdeÄŸe yansımasıdır. Kur'an'da Allah: «Gayb aleminin, bilinmeyen tüm 'bilgilerin sahibi benim» buyuruyor.

Materyalistler, çekirdeğin kurulmasını, bu bilimsel gerçeğe rağmen utanmadan fizik evrime mal etmek, tüm maddeleri nötrondan evrimle gelişmiş gibi göstermek istediler. Fizik evrimi yoktur. Çekirdeklerin yıldızlarda farklı zamanlarda doğması, ısı şartlarının çekirdek dengelerine imkan vermesinden doğmaktadır. Nitekim güneş patlamalarının tetkikinden anlaşılmaktadır ki, milyar centigratta bile Hidrojenle birlikte Karbon, Bor doğar, sonradan dağılır.

Ayrıca Hidrojenden itibaren çekirdekler katlanarak yeni çekirdek oluşmaz. Örneğin : 6 veya 12 Hidrojenden bir karbon doğmaz. Karbon bağımsız olarak doğar. 2 ağır Hidrojenden bir Helyum yapmak isteseniz bir bomba yaratırsınız. Bu çekirdekten çekirdeğe geçiş değil, novaların dev enerji seçme yoludur. Arz soğuduktan sonra çekirdekten çekirdeğe geçiş evrimi olsa arz yeniden nova haline gelirdi.

Eğer Fizik evrimi olsa idi {bilmediğimiz şartlarda) kimyasal maddeler Dalton Grafiğine göre gelişir, maddelerin bugünkü oranı olmazdı. Ayrıca bir çok dengesiz çekirdekler doğar, arzı yaşanmaz bir radioaktif deniz haline getirirdi:

Yine Fizik evrimi olsaydı, nadir metaller listesi yerine bizmut, kurşun gibi ağır metaller çok az miktar olur, cer gibi sağlam çekirdekler daha çok, özellikle kurşundan çok olurdu.

Yine çekirdek bilgisi olanlar bilir ki radioaktif çekirdek, istikrar için ta kurşuna kadar geri döner. Bu olay dahi, Fizik evrimi imkansız kılar.


BOZULAN KURALLAR


a. Fiziğin şaşmaz yasalarından biri, cisimlerin ısı ile yoğunluğunun (moleküler sıklığının) azalmasıdır. Basit bir deyimle moleküller üşüdükçe molekül hareketleri azalır; ısındıkça molekül hareketleri artar. Moleküller birbirinden uzaklaşınca yoğunluk azalır. Tabii modern fizikte ayrıntılar vardır. Su da bu yasaya uyması gerekli bir cisimdir. Donunca; buz sudan ağır olacak, denizler buzla dolacakti, hayat imkansız hale gelecekti. Hayatı tesadüfün kör yasaları yaratmış değildi ki böyle olsun. Su donunca hafifledi, buz yüzdü ve deniz dibi de, dolayısıyle dünyamız da hayat imkanı buldu. Olay bu kadar ile kalsa bazı yorumlar yapmak isteyenler çıkacaktı. Ne var ki su ve ısı ilgileri birkaç istisna daha tanıdı. Yalnız +4 derecedeki su daha ağırdı, buz hafif ve sonra yine diğer dereceler de su fizik yasalarına uydu. Yani 18 derecedeki su 19'dan daha ağır oldu. Fakat önemli olan +4 derecedeki suyun en ağır olması, deniz diplerinde doyumsuz hayat tabloları, bahçeler, renk renk balıklar, şaheser tabloları yarattı. Çünkü Tanrı'nın dileği böyle idi.

b. Normal şartlarda Helium 3, nükleer açıdan bir tehlike olabilirdi. Dünyamızda ve evrende Helium 3 şiddetle soğutulursa diğer gazlar gibi önce sıvı sonra katı olmaz. Önce katı sonra sıvı olur. Evrendeki ani ısı düşmeleri aşırı miktarda sıvı Helium 3 yapsa, ciddi bir nükleer mesele ortaya çıkardı. Tanrı evreni emretti ve yarattı. Onun korunmasında en küçük ayrıntıyı bile özel yasalarla perçinledi.

c. Atom yapısında ve molekül dizisi açısında Bizmuth'un antimanyetik etkisi de evren fiziğinin en esrarengiz sonuçlarından biridir. Periodik cetveldeki özelliklere göre Bizmuth'un kuvvetli bir manyetik etkiye sahip olması gerekir. Halbuki Bizmuth tam aksine antimanyetik etki özelliği taşır. Özel bir yasaya tabidir. Kural burada da bozulmuştur. Bunun nedeni Bizmuth radioaktif çekirdekler dizisinde sınır bekçisi olmasıdır. Bizmuth çekirdeği radioaktif çekirdeklere en yakın olanıdır. Bu çekirdek dengesini sınırda korumuştur. Ancak çevreden gelen elektromanyetik etkiler onu rahatsız etmemelidir. Bizmuth atomu, fizikte en zor olanı yapmaktadır; çevresinde antimanyetik bir alan. Bu olayların tümü, fizik, kimya açısından Tanrı'nın ne 'denli düzenli bir sistem yarattığının simgesidir.

Kur'an'da ALLAH;

«Evrende hiç bir eksik bulamazsınız» buyuruyor.


BELİRSİZLİK TEORİLERİ


Atom ve çekirdeği üzerinde çok üstün bilgi sahibi ünlü düşünür ve fizikçi Heisenberg nükleer çalışmaları sırasında çok önemli bir teori kurdu : BELİRSİZLİK TEORİSİ.

Atom çekirdeğinin herhangi bir noktasında herhangi bir zamanda ortaya çıkacak fizik olayı önceden hesaplamak ya da bilmek mümkün değildir.

Evrende hesabı ve sayısı bilinmeyecek kadar atom ve çekirdeği vardır. Bunlar şaşmaz bir ahenk içinde varlıklarını sürdürdüklerine göre, çekirdekteki olayları, oluş sırasında, büyük ve bilinçli bir kudret yönetmektedir. Hem de kâinatın her noktasında her an değişen fizik içinde.

Evrende, bu kudretin muhteşem kontrolü olmadan, hiç bir zerre varlığını bir an bile koruyamaz.

Bu kudret, Allah'ın halik (yaratıcı) sıfatının bir kontrol sırrıdır.

Ne hikmettir ki bu gerçek bugün bir fizik yasa haline gelmiştir. Bu kudretin bir anlık duruşu kâinatı tuz buz eder. Belirsizlik yasasının kaçınılmaz bilimsel sonucu, evrenin her noktasını kontrolü altında tutan ilâhi kudretin varlığıdır. Aksi halde, önceden kendine fizik bir yasa belirlenemeyen atom dengesinin korunması ve devamı mümkün olmazdı.

Nitekim Heisenberg, atom sistemlerinin dengeyi korumak için, çevreden ödünç enerji aldıklarını ifade etmiÅŸtir. Ünlü bilim adamının bu görüşü 2 yıl önce doÄŸrulanmış, evrende «görülmeyen madde» kavramı kesinleÅŸmiÅŸtir.

Mutlak vakum (kesin boÅŸluk) da yeni ve güçlü kuantların yeniden doÄŸması Paul Davies'e «Allah'ın varlığı Fizik olarak kesinleÅŸti» dedirtmiÅŸtir.

Amerika'nın en ünlü teorik fizik hocalarından olan Prof. Paul Davies Allah kavramını fiziğin kaçınılmaz bir kuralı saymaktadır (1985).

Birinci gözlem, evrende zekalar, dehalar ötesindeki büyük bilinci; ikinci ve üçüncü gözlem, yasaların kendi kendine yürümediğini, onun üstünde, yasaları her an istediği biçimde uygulayan büyük yaratıcının varlığını ispatlar.


MATEMATİK BİR YAZGI


Üzerine birden ona kadar sıra ile rakamların yazılı olduğu on taşı bir torbaya atalım. Bunları görmeden çekme şansımızı deneyelim.

Mesela 7 nolu taşı görmeden çekme şansımız nedir? Onda bir; yani on defa çeksek 1 defa 7 nolu taşı bulma şansımız var.

3 ve 4 nolu taşları üst üste görmeden çekme şansımız yüzde birdir.

Bu mantıkla 1 den 10 a kadar taşları sıra ile görmeden çekme şansımız nedir? İhtimali hesap, bu şansı on milyarda bir sayıyor.

İnsan 1 hücreden başlayarak, anne rahminde 30 Bilyon hücre olana dek bölünerek gelişir.

Bu hücreler yerini alırken tıpkı üzerinde rakam yazılı taşlar gibi belli sıralanışa uymalıdır ki, bir insan doğabilsin. Eğer bu dizelenme torbadaki taşlar gibi bilinçsiz olsa idi bir bebeğin tek hücreden olma şansı, 10(30) bilyonda bir olurdu. Bu ise yaklaşık sıfırdır.

Yani bilinçsiz bir sıralanma, matematik bilimine göre yoktur. O halde bu dizeleniş oluyorsa ancak görerek; yani bilinçle mümkündür.

Evren bilinci bu sıralanmayı otomatik kompitür sistemi içinde gerçekleştirir.

Bu bilinç, Allah'ın alim sıfatının tecellisidir ve eğer anne karnında iken, bu sıralanmada bir milimikron yer değişme hatası olsa; O'nun varlığını inkar edenlerin dili göbeğinden çıkardı.

Matematik böylece Allah'ın varlığını kesinlikle bilimsel bir ölçü olarak ifade etmektedir.


BİR İÇGÜDÜNÜN YORUMU


İçgüdü, bir canlının akıl ve dehalara taş çıkartan hayat öyküsüdür. Bilindiği gibi bir takı0m beceri ve uyumlar, beynin karışık, fizyolojik bir hücre olayı sanılmaktadır (Maddeci nörogların fikri). Bu açıdan çok modern bir binanın geometrik ve matematik hesapları 0

Peki.. Su örümceğinin yeni çıkmış yavrularının suda boğulmasını önlemek için su içine tersine ördüğü su geçirmez büyük mimari hesabı, yuvanın ölçülerini örümceğin beyni mi düzenliyor? Eğer öyleyse biz niye koca bir beyni başımızda taşıyarak zahmet çekiyoruz.

Elbette değil, o yuva örümceğin içgüdü kompitür merkezinin becerisidir. Örümcek beyninin hücreleri, ancak bacakların ve örümcek iplerinin ham maddesi salgıların hareketini sağlayan bir motor merkezidir.

Akvaryumda Beta balıkları solunumlarını akciğerde yapar. Yani su altında belli süre kalır, sonra yüze çıkıp hava alır. Şimdi düşünelim, bu balık nasıl üreyecek? Yumurtaları suyun dibine koysa, balık yavruları yumurtadan çıkınca ölür. Haydi, dehalar bir çare bulun, işi halledin.

Beta balığı ne yapar? Önce su yüzüne bir köpük bulutu yayar. Yumurtaları bu bulutun içine yerleştirir. Yavrular çıkınca erkek beta su altında siper alır, suya dalan yavruları hızla toplar ve ağzının içinde onlar yetişene kadar saklar, aç kalır onları yutmaz, hava alıp her türlü tehlikeden uzak yaşamalarını sağlar.

Bir cins Afrika arısı için de yavru çıkarmak büyük bir meseledir. Çünkü yavrular yalnız canlıların proteini ile beslenebilir. Bunu sağlamak için arı bir çekirge yakalar onu bayıltır. (Aslında zehrini ayarlar, çünkü bu arının zehiri çekirgeyi 100 defa öldürür). Kanatları arasına yumurtladığı yavrular, bu baygın çekirgeyi canlı canlı emerek yetişkin hale gelir.

Ne Afrikalı arı farmokoloji ve biokimya tahsili yapmış, ne de beta balığı özel kamplarda babalık görevi ve biyoloji kursu görmüştür. Gelişmiş beyin bilinçleri de yoktur.

İç güdü deyip geçiyoruz...

Yani evrende, canlıların içinde, akıl ve zekadan daha etkili bir öğretici var.

Biz buna evren bilincinin canlılara yansıması diyoruz.

Allah'ın ilmi, her bilinmezi bilen sıfatı, evren bilinci şeklinde yansımıştır.

Ve canlılar deha ötesi bir beceri kazanmıştır. Buna tarafsızca iç güdü deyip geçiyoruz, evren hakkında hüccet biçiyoruz.


KANSER HÜCRESİNİN ESRARI


Nedeni ne olursa olsun, vücudun bir yanında bir hücre üreyince, oraya derhal lenfosit dediğimiz vücudun en savaşçı hücreleri gelir, büyük ve titiz bir biyolojik kontrol uygular. Eğer o yeni doğan hücrede bir arıza varsa hemen imha eder.

Vücuda eklenen yabancı organlar da aynı kontrol sistemine tabidir. Ve yabancı organ imha edilir. Düşünün ki koca bir kemik (Protez) dahi aynı inceleme sonucunda eritilip yok edilir.

Kanser hücresi vücutta doğduğu zaman böyle bir kontrol sistemi aracılığı ile yok edilir. Bu doku kültürleri ile filime alınıp ispatlanmıştır. Bir bakıma, kansere yakalanmak demek bu kontrol sisteminin aksaması, atlaması demektir.

Lenfositler kemik iliğinde yapılır, timus dediğimiz bir bezde eğitilir. Kendisine hücre kimyasına ait binlerce şifre verilir. Lenfositler bu şifreleri aldıktan sonra ekip halinde vücudu dolaşır ve yabancı, sakat hücreleri bu şifreler aracılığı ile yakalayıp öldürür. (Bu arada binlerce yaramaz hücre içinde kanser hücreleri de ölmüş olur).

Kanser hücreleri de Lenfositlere karşı bir zehir salar, onları kendine yaklaştırmaz, bu karşılıklı savaşı kazanmak kaderin bir tecellisi olur. Ya Lenfositler kazanır kanser olmadan kurtuluruz, ya da kanser hücresi lenfosit ordumuzu püskürtür biz ölürüz.

Dönen ateş dediğimiz (Febris recurrens) bir hastalık mikrobu Lenfositlere yenilmemek için kimyasal yapısını değiştirir. Bu kez lenfositler değişik zehirlerle gelir. Mikrop yine kendi kimyasını değiştirir ve lenfositlerle kimyasal savaşını sürdürür durur.

Bir basit mikrop ve nihayet hasta bir hücre olan kanser hücresi; çoğunu bizim laboratuvarlarda yapmaya imkan bulamadığımız bu kimyasal savaşı nasıl yürütebiliyor?

Uzaya tırmanan kimyamız bir lenfositin kimyasından kesinlikle çok alt düzeyde.

Bu minik varlıklar, Allah'ın Âlim sıfatını zikretmiyor da ne yapıyor?

Ve evrende en küçüğünden en büyüğüne kadar her şey O'nun sırrını, bir şiir san'atı içinde yansıtmaya memurdur.


BOYUTLARIN SONSUZ SIRRI


Fizik bir varlığın niteliğini, etkinin boyutlara yansıması şeklinde tanımlarız. Dünyamız, daha doğrusu madde, üç boyutlu sistemle zaman ekseninin veya zaman boyutunun çakışma mekanındaki etkiler topluluğudur.

Evrendeki çoğu gezegen de bu sistem içindedir. Boyutları ilkel bir tanımla yönler; en, boy, derinlik gibi kavramlar şeklinde tanırız. Boyutlar; çifter çifter yüzeyleri; yüzeyler, hacmi, mekanı meydana getirir. Bu mekan gerçeği çok karışık zaman etkisi ile birlikte kudretlere, madde ve enerjiye kader çizer.

Einstein evrendeki boyutları geometrik mekanlardan farklı görüyor ve zamanı da boy, en, derinlik gibi bir boyut kabul ediyor.

Eucklid'den beri gelişen klasik geometriye göre : Etki + boyutlar (mekan) + zaman = maddesel varlıklar;

Einstein'e göre :

Etki + 4 boyut = maddesel varlıklar, Etki + N boyut = bilinen ve bilinmeyen tüm varlıklar.

Şu halde boyutlar, kaba bir geometrik çizgi değil, varlıkların çatışıdır. Boyutlar, evrenin bu esrarengiz varlıklar boşluğunun zorunlu köşeleri değildir. Belli ölçüde matematik ve fizik bir koordinat niteliği bilinmektedir. Varlıklar bu koordinatlardan aldıkları fizik ve matematik değerleri taşır.

Boyutlar Tanrı'nın özenle yarattığı esrarengiz varlıklardır.

ALLAH boyutları yarattım buyuruyor. İşte boyutları tanıyabiliyorsa k madde ve ötesini daha iyi tanıyabiliyoruz.

Klasik geometri bir çok açmaz ve çıkmazlarını, hep boyutları yönler gibi görmesine borçluydu.

Bir düzlemdeki sonsuz doğru,

Bir hacimde sonsuz düzlemler vardır.

Bu ifadeler sonsuzun çözülmezliğine terk ediliyordu.

Mikrokozmos dediğimiz çekirdekte tuhaf bir durum hasıl oluyordu. Geometrik boyutlar akıl almaz şekilde küçüldükçe zamanda müthiş bir hızlanma oluyordu. Bu hızlanma sonsuza geldiğinde zaman sıfır olacaktı.

EINSTEIN, bu gerçeğin bir tek şey ifade ettiğini açıkladı; zaman da bir boyuttur, diğer boyutlar küçüldükçe zaman küçülür, çünkü o da boyuttur.

Boyutlar N harfi ile senbolize edilir; boy : nt, en : n.,. derinlik : n3. zaman : n4.

Yine aynı bilim adamı boyutların n4'den ibaret olmadığını, bilmediğimiz boyutların var olduğunu, matematik bir gerçek olarak belirledi.

Yakın yılların büyük matematikçisi Hilbert, çok önemli bir keşifte bulundu. Mekan bir koordinatlar sistemi olduğuna göre nerde başlıyor, nerde bitiyor?

Maddenin mekanı daha önce dediğimiz gibi n1, n2, n3, n4 boyutlarından, ya da x-y-z koordinatları ile T değişken (zaman) koordinatlardan kuruludur.

Acaba minikler dünyasında durum nedir? FERMİ boyu 1,4*10-13 cm.'den küçük alanda kuant olamaz. Bundan küçük mesafe ve mekan teoriktir. Ve bu boyutlar n4 geçerliğini kaybeder. Bu çok küçük mekan sınırına Hübert mekanı denir. (Zamanı olmayan esrarengiz minik mekan). Hilbert, bu mekanda nx veya nt'nin de var olduğunu, tüm boyutların bu minik mekanda temsil edilebildiğini, bir kısım boyutların bu mekana teğet kaldıklarını matematik olarak tesbit etti (n4 gibi).

Einstein ve Hilbert'in tesbitlerinden sonra boyutlar ve mekan üzerinde ne öğrendik?

a. Boyutlar fizik ve matematik varlıklardır, sayıları sonsuzdur. İlk dördü birinci mekanı meydana getirir, maddesel varlıkların iskeletidir (m1).

b. Boyutlar belli boyların altında sonsuzluk sırrına erişir. En küçük mekan Hilbert mekanı; m4, diğer boyutlarla ağızlaşıp sonsuza açılır, bazı boyutlar; n4 (zaman), bu mekana teğet kalır.

c. Dirac ve Jordan (kuant matematiÄŸinin kurucuları) maddesel evrenin mekanını birim boy (1,4*1013) LF (Fermi’nin birim boyu) 'nin 40'ıncı EKS ponensi olarak tespit etti. m4'ün yarı çapı LF. 1010'dır. Onun ötesinde de sonsuzluk baÅŸlar, belki Hilbert mekanı ile birleÅŸir.

d. ALLAH San'atı, sonsuz boyut, sonsuz mekan ve alemler esasına dayanır.

Ünlü İslâm matematikçisi Cabir (yeryüzünün 10 matematik ustasından biri: İtalyan Ansiklopedisi) cennet ve cehennemi madde mekanı ötesindeki bir mekanda tarif etmiştir.

Kur'an'da Allah (S: 21, Âyet: 104) ayrı boyut bileşkeleri ile bir çok alemler yarattığını bildiriyor.

Ve bunca boyutlar, bu boyutların matematik ve fizik değeri, sonsuz koordinatlar, bunları iç içe yaratan yüce Tanrı'nın erişilmez armonisi.

Fizik ve matematik gerçekte Tanrı'yı bizlere öğreten yasalar topluluğudur.

Geometri; sonsuz boyutlarda raksettiği günümüzde; mekansız yaratılışı, bizler için yarattığı mekanlarda gezdiren bir din adamıdır.


RENKLİ GÖRME MUCİZESİ


Televizyon keşfolunduktan sonra renkli TV'nin keşfi yıllar sürdü. Bunun nedeni üç temel rengin ekrana yansıtılmasmdaki zorluktu. Bilimsel çalışmalar, çıkmaza girdiği sırada kompitur sistemlerinin bulunması imdada yetişti. Çok zor olan bu renklerin uyumu meselesi; temeldeki üç TV renginin yansıtılmasındaki çok küçük, fakat senkron içinde zaman farkının ayarından doğuyordu.

Üç rengin ekrana yansımasında da sıranın zamanı ancak kompitur sistemlerinin yardımı ile mümkün olur.

Ya insan gözüne yansıyan 7 rengin hem de derinlik boyutunu içererek retinadan beyine naklindeki senkron zorluğu?

Televizyon, elektronik ve fizikçileri; gözdeki bu mucizevi görme olayı için retinada merkezleşen 4 kompitur sistemine ihtiyaç olduğunu tespit ettiler. Nöroloji ve Nöro -biokimya dalında yapılan araştırmalar da bu gerçeği doğruladı. Fotoelektrik olayının bir benzeri ile yükümlü retinada özel timler renklerini beyne yansıtırken 4 elektronik kompitur sisteminin kontrolünde atlamadan düşünüp hesap edilmesi imkansız bu senkronlaşma olayını yürütmektedirler.

Bu gerçek öğrenildikten sonra insan organizmasında yüzlerce kompitur sisteminin var olduğu anlaşıldı. Mesela doğumda kompitur sistemi bir ucuyla anne rahmine bir ucuyla bebeğe bağlanır.

Doğum başından sonuna kadar bu sistem hem anne, hem bebek vücudunda kontrolü ele alır.

Tam doğum sırasında sigara kâğıdı kadar incelen rahim üzerine kilolarca yük bindiği halde tehlikesiz doğum olayı sürmektedir.

Suni olarak doğumu kontrol etme amacıyla geliştirilen kompitürlü ebe aygıtları 7 kompitürden oluşabilmektedir.

Eskiden insan bedeninin bir biokimya sisteminden ibaret olduğu sanılırdı. Şimdi insan vücudu yüzlerce kompitürden kurulu matematik bir sistem kabul ediliyor.

Binlerce matematik programla yüklenmiş bir sürü kompitur sisteminden kurulu insan vücudu, harikalar harikası bir san'at eseridir.

Ve ona Allah'a hamd etmeden bakabilmek, hele onu inkar etmeye kalkmak, Kur'an'ın emrettiği gibi; kalpleri mühürlü olmakla mümkündür.


DÜNYANIN BEKÇİLERİ


Dünyamız güneş sistemi içinde bir gezegen. Bu sistem galaksimizin en uygun yerinde sayılmaktadır. Elips şeklinde olan galaksimizin, ne dev enerji merkezine yakın, ne de elipsin ucuna yakın olan enerji fırtınaları bölgesinde. Büyük eksenin biraz dışındaki bir noktada. Buna rağmen güneş sistemi ile galaksinin merkez enerjisinin etkisinde bir orbitte hareket halinde. Gerek kendi sistemimiz içinde hareket halindeyken, gerekse galaksi içindeki turlarımızda akıl almaz bir kuant ve parçacıklar denizinden geçmekteyiz. Gezici çekirdekler, ağır parçalı ışınlar ve daha milyarlarca göktaşı.

Buna rağmen esirgenmiş bir dünyada yaşıyoruz. Çok modern bir gemide, fırtınalar denizinde yüzdüğümüzden habersiz...

Bu dev enerjiler, öldürücü parçacıklar ve ışınlar nasıl oluyor da gökyüzünden bir ölüm yağmuru gibi üstümüze yağmıyor? Nasıl beleş yaşıyoruz?

Arzın çevresinde fizik bekçiler var. Bunlardan üç tanesi çok önemli:

a. Yarı çapı 60.000 Km olan büyük bir manyetik zırh var dünyanın etrafında. Ağır kuantlara, parçacıklara, başıboş atom çekirdeklerine, tehlikeli yüksek enerjili ışınlara karşı aşılması imkansız bir çember. Normal hareket halindeki göktaşlarına da yön değiştirtip dünyamızdan uzaklaştırıyor. Ara sıra düşen göktaşları enerji fırtınasına yakalanıp hızla fırlarken, bu alemi aşabilir, sonra ikinci korunum tabakasında yanarak küçülür.

b. İkinci baraj exosferdedir, atmosferin en üst tabakası, 80 km'de H ve He vardır. Bu tabaka da ışın süzer ve göktaşlarını yakar.

ç. Üçüncü baraj arza yakın bir barajdır. Stratospher'deki bu baraj, azot ve oksijen molekülleri arasında ozon (üçlü oksijen) moleküllerinden kurulur. Bu moleküller el ele tutuşmuş gibi bir Fizikoşimik ağ çekerler. Dünyamıza, güneşten gelen tüm yaramaz ışınlar, ultraviolenin fazlası bu ağı aşamaz.

Ve dünyamıza yalnız renk veren ışınlar ve hayat enerjisi için yeterli miktar ultraviole geçer. Ve biz bu gizli perdenin ardından evreni seyrederken tüm tehlikelerden azade bir prens gibi mutluyuzdur. İnkarcılar isyancılar hep bu emin perdenin altında kafa tutar evrene.

Ve ilâhi kudret bu perdeleri 10 dakika kaldırsa arzda herşey biter, ne canlısı kalır; ne kimyası maddenin.

Kur'an'da, «Biz dünyanızı özel olarak koruruz» buyruluyor.


KALPDEKİ MUCİZE


Clode Bernard yıllar önce kalp için: «Kalp hakkında bildiÄŸimiz çok noksan ve kabadır. .Halbuki onun bünyesinde en ince his ve idrak melekelerinize * ettiÄŸini gösterecek kadar ince ve girift bir mimari vardır» demiÅŸti.

Günümüzde kalbin bir kelebek kanadındaki nakışlar gibi ince ve esrarengiz yapısı kısmen aydınlık kazandı.

Anatomik açıdan:

a. Kalp bir adale lifinin ağ gibi örülmesinden doğmuş harika bir dokudur. Teklik ve çokluğu sembolize eder.

b. Kalp, aynı zamanda bu adale liflerini matematik bir zarf gibi saran harika elektronik bir devreye; yani çok özel bir sinir dokusu özelliğine sahiptir. Bu açıdan baktığımızda o sanki sinirsel bir organ gibidir, içinde bulunan bağımsız sinir santralleri, bu ağlar, bildiğimiz sinir biokimyasını aşan bir özellik arzeder.

Bu iki yapısal özelliği, onun diğer kas dokusundan farklı olarak, özellikle glikozla beslenişinin nedenini açıklar.

Fizyoloji açısından:

a. Vücuddaki bütün organlar, beynin güdümünde olmasına karşı; kalp, beyinle birçok geçiş irtibatlarına rağmen çalışma tarzının temelinde bağımsız; kendi sinir dokusunun komutasındadır.

Ağır kalp hastalıklarında bu harika bağımsız sistem öyle bir otomatizma kazanır ki, her kalp hücresi sinirsel kumandayı kendi yanından imal eder ve hayatı devam ettirir.

b. Çalışan her hücreden akan elektrik akımı, öylesine net, yüksek ve sabittir ki, onu vücudun her noktasında. tetkik ederek kalbin sağlığı hakkında fikir sahibi olursunuz (EKG).

c. Kalp ve sinir merkezlerinde mevcut kompitür sistemler de kalbin çalışmasını öyle sağlam hesaplara bağlamıştır ki, dış etkiler, beyin tenbihleri, onun çalışmasındaki bu matematik ahengi değiştiremez.

d. Kalp bitkisel sinir sistemi ile içli dışlı bir birlik içindedir.

Bir yandan bitkisel sinir sistemi onun otomatizmasına belli ölçüde yansırken, kalp bizzat bitkisel sinir sisteminin tümünü etkisi altında tutar. Son yıllardaki araştırmalar bitkisel sinir sisteminin dışına çıkan, üçüncü bir sinir sisteminden söz etmektedir. Bu sistemin merkezlerinin de kalbin otomatizmasını yöneten sinir merkezleri ile aynı olduğunu savunmaktadır. Bu gerçekler karşısında da kalbin üzerinde ruhî ve hissî merkezleşmelerin olduğu yolunda büyük iddialar haklı çıkmaktadır.

Kalp nakillerinde kalbin bu sinirsel merkezleri ameliyat devresi dışındadır. Elbette tümü ile kalbin nakli olayı da gerçekleşse bu merkezlerin etkileri daha iyi ortaya çıkacaktır.

Ağır kalp hastalarında mutluluğun şifaya nasıl yardımcı olduğunu; aksi olan acıların onu nasıl sarstığını herkes bilmektedir.

Buraya kadar saydıklarımız kalbin maddesel yapısındaki büyük esrarın inceliklerine bir işarettir. Onun sevgi ve aşkla olan bağı tümüyle ayrı bir konudur. (İnsan Bilinmezi4, gönül bahsine bakınız). Yalnız insanda olduğu sanılan ve üçüncü sinir sistemi diye yapılan atıflar hep kalbin esrarının başka tarz ifadeleridir.

Kalbin en üstünde kas dokusu ile de ilgisi olmayan ve auricula denilen iki organcığın görevlerinin hâlâ netliğe kavuşmaması da, bu bilinmez harika yapının bir başka sırrıdır.

Şimdi konumuzun belki de en ilginç noktasına geldik. Bu auriculalar üzerinde, avuçtaki derin çizgiler gibi çok net derin çizgiler vardır (Avuç içlerinde sağ elde 18 sol elde 81 rakamları yazılıdır ki toplamı 99 sayı ile 99 güzel ismini temsil eder ve biz duada elimizi açarak Tanrı'ya bu isimlerin yüzü suyu hürmetine diye başlamış oluruz).

Ve de sol auricula üzerindeki bu çizgiler Kur'an harfleri ile Allah yazısını resmetmektedir. Kalp normal şişkinliğinde iken bu çizgiler net bir şekilde bu ilahi imzayı gözler önüne sermektedir. Hemen hemen kalbin hacimsel resmini sol auricula yönünden veren tüm anatomi atlaslarında da bu çizgileri görmek mümkündür. 32. nci sayfada Zobota Anatomi Atlasından aldığımız bir resmi görmektesiniz.

Elbette bu iddiamıza dudak büken pek çokları olacaktır. Ne çare ki imza-i ilâhi, tüm insanlara has bir damgadır ve inkarcılarda da vardır.

Allah, yüce eseri insanın en esrarlı yeri olan kalbine ilâhi imzasını atmıştır.

Bilime İsyan Ateizm


Birinci bahiste dile getirdiğimiz on gözlem; akıl sahipleri için, Allah varlığının nasıl kaçınılmaz bir bilimsel yasa olduğunu apaçık göstermiştir.

Ne var ki Allah'ı inkar çılgınlığı gerçek bilimden habersiz zihinlerde hâlâ yıkımını sürdürmektedir.

Bilimin altın devrini yaşadığı çağımızda Tanrı nasıl inkar edilir? Nemrud'un cahil isyanı hâlâ nasıl yaşar? Bu sorunun cevabını beraber çözeceğiz :

Ondokuzuncu asrın başında başlayıp yirminci asrın ilk yarısına kadar süren materyalist fırtına, peşinde ateizm belasını da sürüklemiştir. Başlangıçta masum bir züppelik gibi gelişen inkarcılık, sonunda politika kazanına düşmüş veba gibi salgınlar yaparak, masum milyonları zehirlemiştir.

İlkokul çağındaki çocuklara, insafsız maddeciler bu zehiri zorla içirmişler, kütlelerin beyinlerini yıkamışlardır. Sonunda nefretler, kinler ve ızdırap dolu bir dünya çıkmış ortaya. Uygarlığın tüm çabaları bu kan ve dehşet dolu kavgalara set çekememiştir.

Bugün insanların büyük çoğunluğu maddeci felsefenin çöktüğünü, bilim karşısında Allah'ı inkar etmenin bilime isyan demek olduğunu bilmemektedir. Zira maddeciler, geniş halk kütlelerini bu isyana sürüklerken mücadelelerini bilim adına yapıyormuşcasına yutturmuşlardır...

İşte, bu bahsi yazmaktan amacımız, ateistlerin bu şarlatan oyunlarını bozmak, ortaya attıkları tüm yanlış iddiaları bilimsel yoldan yok etmektir.

Maddeci ve inkarcıların yüzyıldır köhnemiş sözlerini teker teker didikleyecek, zihinlere soktukları inkar dikenlerini bir bir ayıklayacağım.

Bu çaba tüm bilim adamlarına düşen tarihi bir görevdir. Bilimin kutsallığı bizi buna mecbur eder.

Allah'ı inkar edenler bilimi kekelemekten ellerini çekip, Ebucehil'in (cahiller babası) saflarına dönmelidir.

Bilim kentinde Tanrı'yı inkara vize yoktur.

Ateist ve materyalistlerin inkar sloganları nedir? Daha önemlisi ustaca demogoji ve hilelerini nasıl yürütürler, bunu iyi bilmek gerekir. Yoksa mesnetlerinin çürüklüğüne rağmen günümüze dek borularını öttürmeleri imkansızdı.

Onlar ondokuzuncu yüzyılın cılız bilgilerini allayıp pullayarak değişmez bilim yasaları biçiminde büyük insan topluluklarına yutturdular.

Biliyorlardı ki fizik ve biyolojideki gerçekleri insanların pek azı rnerak eder. Birçokları söylenen ve yazılanın etkisinde kalır.

Bu metodlarına 2 örnek vereceğim :

a. Appandisit bağırsağı (Appandice. P.V.) geçen yüzyıldan bu yana görevsiz bir organ, hatta evrimin bir artığı sanılırdı. Son yirmi yılda anlaşıldı ki; bu bağırsak, tüm bağırsaklar arasında görevi en çok olandır ve evrim artığı da değildir.

Ne çare ki insanlar konunun ilk bölümünü duymuş okumuş, üzerine nice masallar uydurulmuştur. İkinci bölümünden kimin haberi ola...

b. British Museum'da bilimde piltdown insanı diye anılan bir baş iskeleti teşhir edildi. Tam kırk yıl bu iskelet, maymunla insan arasındaki evrim örneği olarak tanıtıldı. Üstüne konferanslar tertip edildi, kitaplar yazıldı. 500.000 yıl önce yaşadığı anlatıldı. 1952'de iskeletin sahteliği bilim heyeti tarafından açıklandı.

Olayın ilk bölümüyle milyonlarca insan ateizm yararına kandırıldı. Sonuçtan kaç kişinin haberi oldu? Bu iki maddenin ayrıntılarına ilerde değineceğim. Ateistlerin bir marifeti de fizik ve matematiğe sahip çıkma çabalarıdır. Ateizm ve maddeciliğin karşısına çıkınca, sizi bu iki temel ilmi inkar ediyor sayarlar. Fizik ve matematiğin en büyük ustaları : Einstein, Hilbert, Heiseriberg, Fermi, Broglie, Dirac ve Jordan Allah'a ve madde ötesine inandıkları halde, sıradan bir bilim adamı, ya da aydın, inkarı meziyet saydı. İnananları cehl ile kınadı. İlme ihanetle suçladı.

Bugün maddeci ve ateistlerin sırça köşkü yukarıda saydığım bilim adamlarının da dahiyane katkıları ile yıkılmıştır. Ne çare ki onun gölgesi ardında Nemrut ve Firavun oyunları sürüp gitmektedir.

Ancak biz, zihinlerdeki o korkunç zehirleri temizlemek için tek tek ateist düşünceleri eritip yok etmek zorundayız.

Materyalist ve ateistlerin 4 eskimiş mesnetleri vardır:

1. Evren maddeden ibarettir, madde ötesi varlık olamaz ve madde tesadüflerin bir bileşkesidir.

2. Canlılar tek hücreden evrimle gelişmiştir, doğanın güçsüzleri ayıklaması bir gelişme doğurmuştur.

3. İnsan maymundan gelişmiştir, ruh ve benzeri yetenekler yoktur.

4. Ölümle herşey biter, bir başka hayat yoktur.

Bu görüşlerin cevabını ayrıntıları incelerken vereceğiz.


MADDE VE ÖTESİ


Maddecilere göre:

Evren: Bilinmez güçlerin bilinçsiz bir rastlantı dengesidir. Yavaş bir mekanizmadır!

Hayat: Doğanın kör, hatta zalim, bazan hatalar yapan uyum yasalarıdır!

Madde: Tüm varlıkların zorunlu temelidir, madde ötesi yoktur!

On gözlem bahsinde gördüğümüz gibi, evrenlerin maddesel olayları bile akıl almaz bir evren bilincinin kontrolünde yürür. Evren bilinci, zamanı hiçe sayan bir hızla tüm maddesel olayları derin bir sanat ahengi içinde sürdürür.

Hayat yine bu bilincin sırrından doğan bir san'at ihtişamıdır. Çevre kirliliği için yapılan araştırmalarla ziraî ilaçlamaların ortak sonucu korkunç bir gerçeği ortaya koymuştur. Dünyamızdaki tüm canlıların cinsleri, sayıları korkunç bir kompitür sistemi içinde akıl almaz bir denge içindedir..

Doğada ve hayatın seyri süresince canlılarda, evren bilincinin bu kontrolü hatasız sürer gider.

Ölüm gibi bazı sert doğa olayları, bizim bilincimizin yanılgısından ters görünmektedir. Sonlu olan maddesel olaylar devamlı değişme ve sonunda tekliğe dönmek zorundadır. Aslında evrenin yüce san'atı, değişik fırçalarla, güzelden bir başka güzel yaratmaktadır. Gerçek canlı bir plazma olan toprak laboratuvarındaki sonsuz sayıda mikrop, bir böcek ölüsünden bir gül imal etmektedir.

Bitkilerin biofizik laboratuvarı olan yapraklar, yangının dumanından binbir meyvenin şekerini yapmaktadır. Eğer, nefesimizin karbondioksidi; yaprakta ayrışıp, şekeri meydana getirirken matem tutsaydı, biz oksijen alıp yaşayamazdık. Maddesel değişmeler evrenin kutsal devamlılığının bir sembolü, bir şölenidir.

Doğada zulüm ve hatta şöyle dursun, canlılara hizmet vermek için yasalarında ayrıcalıklar sağlanmış; balığın denizde donması önlenmiş, saatler (arzın hızındaki bilinçli ahenk yavaş dönse canlilar olmaz, hızlı dönse bitkiler yaşamazdı) ve mevsimler ile (23.5 derece eğikliğiyle arz hayata imkan sağlamış, kutuplardan aşağı donmayı engellemiştir) hayata adeta matematik bir sahne hazırlanmıştır. Hele dünyamızın bekçileri bölümünde gördüğümüz . gibi bu sisteme esrarengiz bir elektromanyetik perde çeken tabiat yasalarımız bilinçsiz ve tesadüf, öyle mi? Elbette bilgiden yoksun dünün maddecisini dinleye dinleye gözler perdelendi, düşünceler şaşkın tuzaklarda hapsedildi. Güzel dünyamızı bile çirkin görmeye başladık.

Madde ve madde ötesi varlıklara gelince :

Madde: Mekanda yer tutan zamana bağımlı her olay maddedir. Bilindiği gibi madde iki görünüm verir. Enerji ve cisimler. Her ikisinin menşei de kuant dediğimiz etki rakslarıdır. Bu açıdan madde: Empulsun 1-2-3-4 boyutlarda (zaman + mekan 1) şipin farkları ile seçtiği geometrik korunumlardan çıkan sonuç dalgalarıdır. Kuant eylem değiştikçe bir madde hali son bulur, "diğeri doğar. Bu bir anlamda m1 + zaman uyumunun zorunlu sonluluk yasasıdır. Boyutlar bahsini okuyan okuyucular mekanın madde olmadığını geometrik bir sistem olduğunu hatırlayacaktır.

Madde Ötesi: Madde ötesi nedir? Maddeye nazaran tersine bir aksiyondur. Bir olay zamana tabi değil, mekanı sabit değerler taşımıyorsa madde ötesidir. Fizik, kuantın mekana geçişindeki eylem mesafesini hesap etmiştir. Bu boy, 1.4 * 10-13 cm. (Fermi mesafesi) daha küçük eylem madde için söz konusu değildir. (Elbette ışın, fotonda bu kurala tabidir). Madde ötesi varlıklar var mıdır ve fizik bunları tesbit edebilir mi? Bugün fizik, bildiğimiz kadarıyla maddenin sınır bekçilerini bazan madde olan, bazan ötesine geçen Nötrino ve Anttnötrinoları tespit etmiştir. Tanıdığımız en küçük kuantlar bunlardır. Çekirdekte bazan var olurlar (denge gereğince) bazan Fermi mesafesinin altına düşer, yok olarak kuant hassasını kaybederler. Madde ötesi varlıklara buradan başlıyoruz.

Madde Ötesi Varlıklar:

a. Nötrino ve antinötrinoların fermi duvarını aşmış halleri.

b. Hilbert'in mekanı ve Empuls'un bu mekanda saklı hali. Boyutları fermi mesafesinden küçük olan veya m, mekanı (1,4x10-" cm'den küçük olan).

c. (Empuls - etki: mekanın bu yerinde var olan küçük mesafelerde sonsuz güçte, mekan büyüdükçe ölçülebilen değerler kazanan kudret.

Yıldızlar arasında cazibe, orta mekanlarda elektromanyetik güç ve çekirdekte interaksion hep bu tek olan esrarengiz kudrettir. Bu gücü enerji ile karıştırmamak gerekir. Enerji, Empuls'un kuant etkilerinin bir sonuç değeridir.

Kuant dediğimiz salınım, etkinin, kudretin mekana yaptığı geometrik uyum tarzıdır. Kuant bizatihi empuls değildir. Böyle olsa cazibe ve interaksion etkileri olmazdı.

Her kuant, şipininde çevrede gizlidir. Bir başka kuant şipini birlikte oldu mu otomatikman bir güç doğar. Cazibe, interaksion etki, kendisi zamana tabi değildir. İki kuant şipini doğduğu on korkunç bir interaksion doğar, mekanda sabit bir değer yoktur. Şipin olmadığı yerde kaybolan esrarengiz bir kuvvettir.

Empuls sanki mekanın istikametlerinde bir denge sırrıdır. Mekanda bir raks, bir şipin varsa sanki mekan sarsılmış gibi esrarengiz bir kudret doğar (Parite teorisi).

d. Madde ötesi bir varlık evren bilincidir. Evrenin neresinde bir olay olursa orada gizli kompitürler hemen bir fizik bilinci yaratır. Canlı daha doğmadan yumurta halindeyken bir bilinçler koordinatı içinde gelişir, ne zamanı vardır, ne de mekanda sabit bir yeri.

Elle tutulup laboratuvara girmez, fakat her olayın içinde zaman eylemine ihtiyaç göstermeden gizlenmiştir.

e. Zaman, bizzat kendisi madde âteşidir. Ona ister boyut nazarı ile bakın, ister Koziref gibi düşünerek bir tüketim enerjisi gözüyle bakın, mekanda sabit yeri yoktur (m, mekanında).

Madde ötesi varlıkları fizik daha ilerdeki yıllarda biz onu öğrendikçe tek tek bize gösterecektir.

Madde ötesi varlıklar «Ä°nsan Bilinmezi» ve «Madde ve Ötesi» isimli kitaplarımızda çok daha ayrıntılı anlatılmıştır.


EVRİM TEORİLERİ


Evrim yücelerek gelişmeyi ifade etmektedir. Aslında evrim teorileri deyimi abartılmış bir deyimdir. Teori; bilimsel ispatlara dayanır. Bir benzetiş ve düşünüşten ileri geçemeyen evrim görüşü ancak bir hipotezdir.

Evrimi 2000 yıldır savunanlar olmuştur. Ancak bildiğimiz hali ile bu teori Fransız Lamarck ve Buffon tarafından yumuşak hatlarda ifade edilmiştir.

Bir süre sonra 19. yüzyıl sonlarında tıp okulunun 2. sömestrisinden ayrılmış, papaz okulu mezunu Darwin, Lamarck ve Buffon'un görüşlerinden habersiz; kendine tetkik edilmek üzere bir biyologun (Alfred Russel) gönderdiği makaleyi abartarak kendi adına yayınladı ve Darwin'in bombası böyle patladı. Onun makale, mektup ve kitaplarından çıkan evrim hipotezini şöyle özetleyebiliriz :

Tüm canlılar tek hücreli amipden gelişmiştir. Bu gelişmede;

a. Temel tamamen tesadüftür.

b. Canlılar ayıklanma ve uyum ilkeleri ile çeşitler kazanmıştır.

c. Uyamayan ölmüş, uyan yaşamış milyonlarca yıl içinde bugünkü canlılar oluşmuştur.

d. İnsan da bu dizi içinde maymundan gelişmiştir.

e. Tek hücreli ise yine aynı kurallar içinde organik kimya maddelerinden doğmuştur.

Bu iddialar, matematik ve biyoloji bilmediğini mektuplarında itiraf eden Darwin'indir.

Ne var ki sonradan pek çok biyoloji bilim adamı o yılların maddeci etkileri altında teoriye sahip çıkmıştır.

Yüz yıldan bu yana teorinin taraftarları 2 konu daha eklemişlerdir.

f. Evrim fizikten başlamıştır. Nötron aynı esaslar içinde gelişmiş atomları doğurmuştur.

g. Mutasyon (Genetik kartların değişmesi) evrimin en anlaşılır nedenidir. Bu olay, bilmediğimiz şartlarda nesilleri tesadüfen doğurmuştur.

Fanatik maddeciler evrim sözüyle de yetinmeyerek mükemmelleşme (kompleksifikasyon) şeklinde teoriyi yorumladılar.

Bilimsel hayvan tasnifleri, hayvanların o cağlarda anatomilerinin öğretilmesi, yapılardaki benzerlik, sanki evrim teorisinin delilleri gibi kullanıldı.

Bu arada Zoolojik araştırmalar, ele geçen fosiller, hep bu görüşün ışığı altında değerlendirildi. Ve evrim biyolojinin baş köşesine davetsiz misafir olarak oturdu günümüze dek. Ne var ki misafire yol göründü, biyoloji öyle aşamalara geldi ki; onu artık evrim masalı ile uyutamazsınız.

Evrimcilerin tüm görüşlerini satır satır bilimsel olarak cevaplayacağım.

Ancak daha önce. bilim tarihine piltdownman (piltdovn insanı) diye geçen bilimsel bir skandalin öyküsünü anlatacağım. Böylece ateist ve materyalist mizacın iç yüzünü sergilemek, konuyu anlaşılır hale getirecektir.

1912'de Dawson bulduğu kemikleri British Museum'a getirdi. Müze elemanı Woodward'la birlikte bu kemiklerle bir insan başı meydana getirip Piltdovn Adamı diye teşhir ettiler. Seminerler, konferanslar bir birini kovaladı. Olay o kadar büyüdü ki, Darwin teorisi ispatlanmışcasına, bilimsel tebliğler yayınlandı. Antropoloji ve Biyoloji kitaptan değiştirildi. Çünkü ateist profesörler iskeleti 500.000 yıl önce yaşamış maymunla insan arası bir canlıya ait sayıyorlardı. Tam kırk yıl bu baş iskeleti, müzede teşhir edildi ve ateist bilim adamları iskelet üzerinde ne büyük buluşlar tespit etti. Piltdovn Adamının neler yediği, nasıl yaşadığı bir bir anlatıldı.

Nihayet 1952'de K. Oakley isimli bir bilim adamı yaptığı flor denemelerinde iskeletin, değil 500.000 yıllık, bin yıllık bile olmadığını iddia etti. Zavallı biyoloji bilim adamı, bilim çevrelerinden bir fırça yedi ki, hayretler içinde kaldı. Sanki tüm kutsal değerlere el uzatmışcasına. Bu reaksiyonu hazmedemedi. Bu kez yanına aldığı kimya ve biyoloji hocaları ile olayın peşine düştü (Prof. J. S. Weiner ve Prof. Gros Clark) ve bilim adamı ışın (C-14) ve fluor deneyler ile kafa iskeletinin ayrı parçalardan oluştuğunu, çenenin 60 yıl önce ölen bir maymuna, baş iskeletinin de 300 yıllık bir insana ait olduğunu, ayrıca dişleri törpülenerek alt çene-üst çene uyumu sağlanmak istendiğini, hatta bazı kimyasal maddelerle iskeletin suni olarak eskitildiğini ispat ettiler.

Üç bilim adamı olayın yanılgı değil bir sahtekarlık olayı olduğunu bilim çevrelerine kabul ettirdiler. Hatta Dawson hakkında yasal takibat açıldı, ancak o zavallı çoktan ölmüştü.

Ne çare ki asıl yargılanması gereken bu sahte iskelet üzerinde bilimsel atraksionlar yapanlardır. Fakat ateist dokunulmazlık onlara ayıp ettiniz bile denmesine izin vermiyordu.

Yine ne çare ki Piltdovn masalı 40 yıl dörtyüz milyona anlatıldı. Fakat Piltdovn skandalini 400 kişi duydu.

Daha sonraları Pekin Adamı, Java Adamı, Cro-Magnon Adamı da aynı şekilde sahte olduğu ortaya çıktı.

Prof. John Durant'm dediği gibi: Darwin teorisi dikiş yerlerinden patlamış geriye bozuk perişan bir düşünce yığını kalmıştır. ,

Ateist ve materyalistler evrim teorisinin çürüklüğünü bildikleri için, onun tartışılmasını yasakladılar. Ne çare ki; Genetik ilmi, DNA kimyası ve ihtimali matematik öyle gelişti ki, artık evrim hipotezini ayakta tutmak mümkün değil. Önce evrimin temel iki ilkesinin matematik ve fizik olarak nasıl imkansız olduğunu tesbit edelim.

1. Fizik evrim olur mu?

Atom çekirdeğinin fizik bilinci bölümünde çok kesin bir şekilde ispat ettik ki fizik evrim olamaz.

2. Hücreyi doğurmak için kimyasal bir evrim olabilir mi?

a. Hücrenin temeli proteindir, bir protein amino asitlerden kurulur. Şimdiye kadar 20 kadar amino asidi tanınmıştır. Bir protein zinciri 100 kadar amino asidden kurulur. Bu sıralanış eğer belli bir sıra izlemezse, canlılık olmaz. Bu ihtimal Darwin'in takipçilerinin sandığı gibi tesadüf olsaydı, 2x100100 kez bu bileşme denenmeliydi; ki amino asidi miktarı böyle bir denemeye yetmeyeceği gibi (Tüm dünya amino asidi deposu olsa bu denemeye yetmez) saniyede 1 deney yapılsa bu hesap ile milyar kere milyar yıl zaman gerekirdi.

b. Hücrenin temeli olan DNA'nm tesadüfen kurulma ihtimali ve kimyasal şartlan ise büsbütün hayret vericidir.

Tüm canlıların (mikrop, bitki ve hayvan hücreleri) zorunlu yapısı DNA'dır. Bu madde : 1 - Riboz şekeri, 2 - Protein benzeri bazlar, 3 - Fosforun özel bir halinin birleşmesinden doğar.

Organik maddeler dediğimiz canlının kimyasal yapısı karbonun eksi değer taşıdığı bileşiklerdir. Bu bileşiğin kurulması için özel işlem gerektiğinden, doğada normal şartlarda bulunmaz. Yani dünyanın eski cağlarında organik yapı testleri yoktur. Bu maddelerin teşekkülü için diyelim ki bir kimyasal mucize oldu ve organik madde doğdu. Bu madde bilimsel olarak en kolay organik madde olan normal çizgili şeker olabilir.

DNA'da kullanılan sekerse kapalı şeker; ribozdur. Bu riboz yalnız canlı hücrelerde yapılabilir. Değil tesadüfler, laboratuvarlarda bile riboz elde edilemez.

'En umulmaz ÅŸartlarda Nuklitler tesadüf etse bile ribozun bunlara baÄŸlanmasını gerçekleÅŸtirecek olan ATP 10—45° ihtimalde 1 kurulur, bu üç kimyasal imkansızlık, hücre DNA'sının tesadüfen kurulamayacağını kesinlikle ifade ediyor.

Kaldı ki canlı proteinlerin tümü sol yanlıdır. Sağ proteinler ölüdür, canlı mekanizmaya girmez. Tesadüflerin yaratacağı proteinlerde böyle bir ayrım imkansızdır. Amino asitlerin sollarının serilip tertiplediği proteinleri bir sıra halinde yazmak isteseniz, ihtimal hesapları o kadar yükselir ki kuruluş tümden imkansızlaşır.

3. Tek hücreli amipten solucana kadar bir evrime matematik ne diyor?

Bir mikrobun genetik kartında 500'e yakın nuklid vardır. Bunların karekter oluşturması; yani diziliş şifresinde . tesadüfün bir evrim yapması için, karttaki dizinin 1'den

500'e kadar bir kademenin tek tek ihtimali matematik içinde sınanması gerekir. Diyelim ki amiplerden bir sonraki çok hücreliye geçmek için 135, 214, 418, 65 nolu nuklidlerin yer değiştirmesi, yani 39.1020 ihtimalinin denenmesi gerekir. İkinci canlıdan üçüncüye, oradan solucana kadar bu kart değişimleri en ilkel şartlarda ve evrimcilerin lehine bile yapılsa 3x10160 sayısı çıkar. Yani amipin genetik kartında tesadüfün bu mutasyonla solucan yapma şansı 3.10160 da birdir, her saniyede bir şans denense bile tirilyon kere tirilyonlarca senede bir solucan meydana gelebilir.

Daha ilginci maymundan insanın bir evrim geçirebilme ihtimalidir. Bunun matematik hesabı da yapılmıştır. Maymundan bir insanın evrimle olabilme şansı genetik kart hesaplarına göre 4 x I0ıaoo'de birdir; ki matematik acıdan saniyede bir mutasyon olsa, böyle bir evrimin olma şansı bir milyar maymunda birden başlasa insan evrimi (insanın genetik kartını yapma şansı yine 3x10"520'de birdir) bu matematik sonuçla bir noktada bile bir evrimin zaman düzenine sığamayacağını göstermektedir.

Şimdi çağımızın evrimcilerinin dilleri altında dolaştırıp söyleyemedikleri bir soru kalıyor.

Bırak efendim tesadüf saçmalığını. Tanrı, evren bir linçi emriyle böyle bir evrimi yaptırmış olamaz mı?

İşte o zaman mesele değişir.

Eğer ateist isyanından döner, maddeci evren bilincini kabul ederse o zaman Tanrı'nın san'at sırrından bir yorum yapmak isteriz:

a. Evrende milyarlarca yıldız üyeden kurulu yüzbinlerce galaksi vardır.

b. Yalnız dünyamızda bir milyonu aşkın hayvan türü. yüzbini aşkın bitki türü, bir o kadar da mikrop türü vardır. Her bir türden milyarlarca canlı, her bir canlıda milyarlarca hücre, her bir hücrede milyarlarca atom...

c. Evrim ve seleksion görüşlerinin tersine, canlılar aleminde akla gelen ve gelemeyen tüm oluşlar sergilenmiş; ayrıca bunların dekore edilmesine özen gösterilmiştir.

Okyanusların derinliklerinde özel orman ve bahçeler, suyun yüzünde nilüfer, kelebeğin kanadında ihtişam dolu güzellikler, böceğin sırtında binbir nakşın gergefi...

Renk armonisi balıklar, burunlarında elektrik ışığı yakarak deniz güzelliğini sergileyen canlılar.

Toprağa canlılık vererek bir kimyacı özeni ile azotu işleyip bitki köküne sunan bakteriler.

d. Binlerce yıl sonra gelecek sevgili insana yer altında hazırlanmış petrol (enerji depoları).

Ve bu dengenin fertleri hiç bir canlısının devamından vazgeçmeyen elektronik bir denge.

Ve bir insanı meydana getirmek için günde 250 milyon sperm hücresi.

Bu muhteşem zenginliğin, bu harikulade ince san'at sergisinin kör, katı, sevimsiz ve kısır bir evrim yolunu seçmeye ne ihtiyacı olabilir?

Evrim ağır ve çaresiz bir yoldur, bu ateistlerin zihnidir. Karanlık ve zevksiz.

Nitekim hayatın yıldırım hızı ile dekorlaşması 15 yıl önce evrimcilerin gözü önünde ceryan etti ve onların pişkin yüzleri şaşkınlığa bir kez daha büründü.

Yüzyılımızın altmışlı yılları sonuna doğru büyük bir deniz depremi sırasında İzlanda yakınlarında yeni bir ada doğdu (Surtsey Adası).

Dünyanın dört bir yanından bilim adamları bu adada doğa düzeninin nasıl kurulacağını izlemek üzre oraya koşuştu. Hatta bir çokları evrim teorilerine mesnet arayacaktı.

İki yıl içinde akıl almaz biçimde bitki örtüsü, böcek ve kır çiçeklerinin çoğu ortaya çıkıverdi. Gerçi büyük

ağaçlar ve hayvanlar yoktu. Fakat adanın iki yılda ulaştığı zengin canlılar listesi evrimcilerin 50 milyon yıl fiat biçtikleri ve bize öğretme çabası gösterdikleri listeydi.

Bilim adamları öylesine şaşırdı ki, adada Güney Amerika'da yaşayan bir karınca cinsi bile yaygındı.

Ateist bir biyolog da «yer altı lavları aracılığıyla DNA molekülleri yayılmış adaya» diyecek kadar ileri gitti. Ne var ki bir baÅŸka biyolog : «Ã¼stad madem öyle, evrime ne gerek var, eski çaÄŸlarda çok yanardaÄŸ vardı. Bol DNA çıktı ve tüm canlılar bir anda oluverdi» deyince bir gerçek daha vuruldu ateizm'in suratına.

Elbette DNA'nın nazik yapısını bilenler onun değil volkanlarda yaşamasını, güneş sıcağına bile dayanamayacağını bilir.

Bu adanın teşekkülü ve canlıların birden yayılımı evrimcilerin uzun evrim masallarını ve nesillerin aynı anda teşekkülü ile türden türe geçişi yalanladı.

Mevcut fosillerin tetkiki göstermiştir ki hiç bir zaman canlıdan canlıya geçişi temsil eden bir arafosil bulunmuş değildir. Bütün canlılar kambrium devrine aittir. Yani kanıların tersine Prof. Duan Gish'in söylediği gibi canlılar büyük çoğunluğu ile tarihin aynı devrinde ortaya çıkmıştır.

Şimdi seieksion; ayıklanma konusuna geçiyoruz.

Evrimciler çeşitli türlerin varlığını izah etmek, hem de evrimi bir sebebe bağlamak için, şu görüşleri ileri sürdüler:

1. Seieksion; Ayıklanma

2. Tarih sayfalarında kalan nesillerini yürütemeyen canlılar

3. Uyum ve buna bağlı mutasyonlar

4. Hayvan ve bitki türleri arasındaki benzerlik

Şimdi bu dört konuyu bilimsel-incelemeye tabi tutalım. Bakalım gerçek evrimcilerin dediği gibi mi:

1. Seleksion; Ayıklanma:

Seleksion: Evrimcilere göre zayıflar çevreye uyamaz ölür, güçlüler kalır yaşar. Bu ayıklanma bugünkü türleri meydana getirmiştir.

Bu konuyu incelemeden önce arınmayı ayıklanmadan ayırmak gerekir.

Arınma: Meydana gelerek nesillerin iyi yönde genlerinin secilmesidir. Nesiller kendi cins özelliklerini yitirmeden güçlü, güzel ve sağlıklı genleri seçerek güzelleşir, bu arınmadır. Çift cinsle üremenin bir nedeni bu arınmanın gerçekleşmesidir. Bunu seleksionla karıştırmamak gerekir, çünkü ateistler bu bilimsel gerçeği allayıp pullayıp seleksion gibi yuttururlar.

Seleksion; yani ayıklanmaya gelince, türler tetkik edilirse böyle birşeyin olmadığı görülür.

Çevreye çok zor uyabilen bir çok canlılar vardır ki, hayat bunlar için çok zor olmasına karşın, bu canlılar milyonlarca yıl değişmeden nesillerini sürdürüyorlar.

a. Köryılan gerçekte bir kertenkeledir. Kertenkelelere göre hayat bu canlı için fevkalade zordur. Ve bu yılanların genetik kartı, kertenkelelere o kadar benzer ki; ufak bir değişme onları bu zor hayattan kurtarır, ayakları oluşur. Rahat bir çevre uyumu ve hayata kavuşurlar. Üstelik bu hayvan arzın en eski sakinlerindendir. Böyleyken kör yılan hiç değişmemiştir.

Hangi seleksion?

b. Dağ faresi için de durum aynıdır. Hayat ön ayaklarının kısalığı yüzünden onlar için çok zordur. Fakat bu çok eski hayvan, ne seleksiona uğrayıp telef olmuş, ne de ayaklarına uygun orman ve bahçelere göçebilmiştir. Milyonlarca senedir yaşar durur.

Hangi seleksion?

c. Yeni Zelanda'da yaşayan bir cins kirpi, yumurtadan çıkan yavrusunu kanguru gibi karnında taşır ve yavrunun dikenleri karnına bata bata. Milyonlarca yıldır yaşar durur. Hem de beslenmesi fevkalade güçtür. Neden ayıklanmaya uğrayıp diğer yumurtadan çıkan, benzeri türlere dönmüyor?

Hangi seleksion?

d. Tarihin en eski hayvanlarından birbirine yakın türde üç balık okyanuslarda yaşar.

Bunlardan biri elektrik sistemiyle; diğeri sonarik sistemle çevresini görür ve düşmanlarından kaçar. Üçüncüsü ise bunlardan mahrumdur ve hemen yem olur. Fakat seleksiona uğramaz. Neslini sürdürür. Neden bir başka türe dönmez, ya da listeden silinmez. Hani seleksion?

Merak edip hayvanlar alemini iyi inceleyenler daha böyle yüzlerce örnek bulur.

Tanrı böyle istemiştir. Hayat zor da olsa her cins kendi varlığını korur durur.

2. Tarih Sayfalarında Kalan Nesillerini Yürütemeyen Canlılar:

Tarih sayfalarında kalıp neslini yürütemeyen pek az sayıda canlı büyük jeolojik olaylar nedeniyle yok olmuştur. Ya kara hayvanıdır, o bölge aniden deniz olmuştur; ya deniz hayvanıdır o bölge aniden kara olmuş bu canlılar sahneden çekilmiştir.

Sonraki devirde bu canlıların büyük çoğunluğu yine hayat sahnesinde başka isimde yer almıştır (molloskaların büyük çoğunluğu).

Bugünkü molloskalarla pek az farkı olan fosillere bakıp keramet yumurtlar gibi seleksiona uğradı diye hüccet çıkarmak ancak ateist demagojidir.

3. Uyum ve Buna Bağlı Mutasyonlar :

Mutasyonlar; genetik kartlarda değişme anlamına gelmektedir. Hazır bu konuyu açmışken genetik şifrelere bir kaç cümle ile değinmek isterim :

Genetik kartlar; yani nesillerin kişilik şifreleri, çekirdeğin özü (Nukleolus) içinde sistronlarda gizlidir. Bunlar dış etkilere karşı öylesine korunmuştur ki ışın, kimyasal etkiler gibi güçlü olaylar bile bu kartlara giremez.

Peki mutasyon nasıl oluyor?

Genetik kartlarda bir istidadın imhası ile mümkün oluyor. Dikkat ediniz, kartlardaki şifre değişmez, bir noktası imha olur.

Müller'in drozofilalarda yaptığı ilk mutasyon da aynıdır. Yeşil göz kartları imha olmuş, kırmızı gözlü drozofila böylece ortaya çıkmıştır.

Kimyasal maddelerin yaptığı mutasyonlar sakat bebekleri aynı yoldan meydana getirmektedir. Kanserin özellikle leucemi'nin genetik tetkikleri de aynı şekilde genetik kartların imhasından gelişmektedir.

Şimdiye kadar yapılan mutasyonlarda hiç bir kart değişikliği olmamıştır. Bazı ünlü genetik bilim adamlarının, mutasyonla kompleksifikasyon olabileceğini söylemeleri teorik alanda kalmıştır (Jacop).

Genetik kartların bu korunumu, mutasyonun bilinmesinden bu yana 50 yıldır zorlanmış, bir türlü duvar aşılarak kartlar değiştirilememiştir.

Canlılar arasında birbirine en yakın tür sayılan bir bakterinin kardeş iki türü; yalnız şekerin sağ ve sol izomerlerini seçerek yeme farklarından dolayı ayrıcadır.

Yapılan bütün mutasyon denemelerine rağmen bu iki türü birbirine çevirmek mümkün olamamıştır.

İşin ilginç yanı bu kartlar kemik iliği hücrelerinde her bir saniyede on bin kez değişmekte; mezanşim hücrelerinden kompleksifikasyon sonucu lenfosit ve monositler doğmaktadır. Bu mutasyon değil yeniden oluştur.

Halbuki yeryüzünde trilyonlarca bölünme olmasına rağmen, hiç bir kart değişmesi olmuyor. Milyonlarca mutasyon deney ile bir kez kart değişikliği yapılamıyor, ancak bazı istidatlar yok ediliyor.

Tek değişme olayı kemik iliğinde ve bu da mezanşim hücrelerinin genetik kartında yazılı olan özel bir yeniden doğuştur.

Bu olayların tümüne genetik kartların (sistronların) korunumu diyoruz ki, bu teori değil kesin bir biyoloji yasasıdır.

Ayrıca bu kartları korumak için hem nukleolus korunumu vardır; yani çekirdek özel bir zarla çevrilidir. Bu zardan içeri ancak ölüm girer.

Bu ya tam ölümdür, ya da kanser şeklinde özelliklerin ölmesidir.

Kanser oluşması, bu hücredeki genetik değişmeler, bir yandan da bize mutasyonun yeni bir kuşak değil, ancak kanser yaratabileceğini göstermektedir.

Ayrıca canlıların yumurta şekilleri olsun, rahimdeki cenin olsun gelişirken özel korunuma tabidir. Buna embriyon korunumu denir. Çok özel tertiplerle sağlanan bu korunum embriyonu (cenin) ışınsal ve kimyasal etkilerden korur. Demek ki meydana gelen canlının kendi cinsine has özellikleri kaybetmeden doğabilmesi için üç korunum sistemi var:

1. Genlerin ve sistron korunumu

2. Nukleolasun korunumu

3. Embriyon korunumu

Bir genetik kart embriyon teşkiline başladı mı, tüm etkilerden azade kalır, etki büyürse ölüm ortaya çıkar. Cinsler arasındaki farklar genetik kartlardaki dizi sırasında ve üç buutta DNA'ların açısal pozisyonundan doğar, bu biofizik denge elektromanyetik ve fakat özel bir kurgudur. Küçük enerjilerle bile bozulması kolay olan genetik kartların sırrı, biofizik şartlar değişince tüm -sistronun ölümüdür. Bu genetik kartların kişilik kodu Biofizik çhalon kilid ile garanti altına alınmıştır.

Böyle olmasaydı canlıların türü karma karışık olurdu.

4. Hayvan ve Bitki Türleri Arasındaki Benzerlik :

Evrimcilerin bir garip iddiaları da, canlıların birbirine yakın benzerliklerini birbirine geçiş evrimi olarak yorumlamalarıdır.

Hayvan ve bitkilerdeki benzerliğin gerçekte evrimle hiç bir ilgisi yoktur. Hatta evrimi yalanlar, şöyle ki;

a. Birçok hayvanın büyük ve minyatür cinsleri bir arada vardır: Kobay - domuz, kedi - arslan, orangutan -mamozet, timsah - ağaç kertenkelesi gibi. Eğer evrim olsaydı değişme bir cins üzerinde gelişirdi; yani fareden kobay evrimi olur. Domuz evrimi türler ağacına düşmezdi,

b. Ornitornik, kanguru ve kirpi gibi birçok hayvanı biyolojik türler ağacında bir noktaya koymak mümkün olmamıştır. Ayrıca, bir çok noktalarda anatomik benzerliklerin dış benzerliklerle alakasızlığı ayrı bir mesele olmuştur.

c. Evrim varmış gibi yapılan hayvan sıralanmasında da dizinin en altında yer alan canlının en üstteki canlıdan çok gelişmiş olduğu tesbit edilmiştir. Yunus balığı gorilden çok daha gelişmiştir.

d. Türler inceden tetkik edilirse her cinsin tüm benzerleri tek tek cinsler halinde dizilenmiş, bir nevi periodik cetvel meydana getirmiştir. O kadar ki, yalnız kelebek ya da böcek türlerini bir koleksiyonda toplasanız kaç çeşit fizik, geometrik, estetik şekii imkanı varsa, bu cetvellerde hepsini görürsünüz. Bu manzara bir türden diğer türüngelişmesini değil; şahane ilâhi fırçanın sonsuzluk sırrı içindeki san'atını gösterir.

İnsan, böyle bir canlılar cetvelinde mütâlâa edilemez. Biyoloji ve gerçek insan ilminden nasibi olmayan ateistler, insanı da bu cetvele koyma gayretini göstermiştir. Neden insan bu cetvele konmaz. Bunun cevabını bundan sonraki bahisde göreceğiz.


İNSAN GERÇEĞİ


Önce insanın evrimle bir ilgisi olmadığının delillerini özetleyeceğim. Diyeceksiniz ki, evrimin olamayacağını zaten tüm canlılar açısından tartıştık, bu bölüme ne gerek var?

Başta da söylediğim gibi, evrimcilerin ve ateistlerin ağzından ne çıkmışsa cevaplayacağım.

1. İnsan maymundan gelişmiş değildir: a. Maymunla insan beyni arasındaki oran tam on kattır. Evrimcilerin insana ata koydukları maymun 130 gr. beyne sahiptir. İnsanın beyni ise 1300 gr.dır. Hayvan dizisinde köpek-maymun aileleri arasında beyin 5-10 gr. farkla aynı olduğu halde, bu büyük farkı insaflı evrimciler de göz önüne almış ve insanın maymundan gelişmediğini, köpekten önce memelilerden ayrılıp geliştiğini kabul etmiştir. Ancak insanların ilk çağlarda beyin yiyerek beyinlerini geliştirdiklerini ileri sürmüşlerdir. Ne yazıkki küçük beyinli bir kafatası bulamamışlardır ve yine tıp ilmi organ yiyerek organ büyüyeceğini bir çılgın düşünceden başka türlü tanımlamaz.

Kişe - Maya medeniyetinin kutsal kitabı Popol - Vuh ve Tevrat'ta insanların cezalandırılarak maymun yapıldıkları yazılıdır. Herhalde cedlerini maymunda arayanlar, bu cezayı manen kazananlardır.

2. İnsanlarda yararsız organ yoktur (güya evrim bakiyesi) : Bu olanda Appendix bağırsağı dillere dolanmıştır.

Halbuki insan vücudunda tek görevi olan organ yoktur. Allah'ın işine bakın ki, Appendix bağırsağının 3 görevi vardır.

a. Alt karnın bademciğidir, yani lenf korunma merkezidir.

b. Günde 1.5 litre salgı çıkararak, dışkıya kıvam verir. (Appandisit ameliyatı geçirenler kabız olurlar.)

c. Bağırsak floransını düzenler. Faydalı mikropların dengesini sağlar, artanlar lenfositler aracılığıyla imha edilir.

Ancak iltihapianınca tıpkı bademcikler gibi bu görevi yapamaz, bu görev cekum bağırsağına yüklenir. Elbette onun da bademcikler gibi ameliyatı gereken halleri vardır.

3. İnsan maddeden ibaret değildir:

a İnsanın biomanyetik alanı fotoğraflarda tesbit edilmiştir. (Krigan fotoları)

b. Telepati madde ötesi bir olaydır.

c. Hipnoz; bilimsel olarak bir insan başka insanın beyin ve sinir sistemini etkilemekte, tamamiyle devre dışına alabilmektedir.

d. Rüyalar; bellikle geleceğe ait rüyalar, ilmi heyetlerce doğrulanmıştır.

e. Önsezi kesinlikle doğrulanmış ve altıncı duyu kabul edilmiştir. Ne var ki bu yetenek zaman duvarını aştıkları için madde ötesi bir yetenektir.

f. Aşk, sevgi ve nefret de kesinlikle madde ötesidir ve insanın madde ötesi yanıdır.

g. Allah'a iman da kesinlikle madde ötesi bir olaydır. Bu yetenek ve bunun gelişmesiyle insan, kelâm ve san'at gibi madde ötesi yetenekler kazanır.

Bu maddeler teker teker uzun bir konudur ve bu kitabın içine alma imkanı bulamadık. (İnsan Bilinmezi isimli kitabımızda tüm ayrıntılar vardır.)

h.İnsanda telekinezi gibi doğa yasalarını hiçe sayan bir çok yetenekler vardır.

ı.Parapsikoloji bilim adamları, ruh varlığını isbat eden binlerce yayını bilimsel seminerlerde yayınlamışlardı,

i.Bütün canlılar ve cansızlar insana hizmet eder. Karbon molekülü, işin başından beri insana kavuşmak amacıyle akıl almaz beceriler yaparak, insana ulaşmak ister. Tüm bitkiler, vitaminler ile, enzimler ile, çeşitlr ilaç maddeleri ile insana hizmetde yarış halindedir.

Elmanın renginden kokusuna; ıspanağın demirinden üzümün glikozuna; soğanın, limonun vitaminine kadar tüm bitkiler insana ulaşmanın yarışını sergiler.

Ya mikroplar; bir kaç türünün hastalık yapmasına rağmen binlerce tür mikrop insanlara hizmet yarışındadır. Şimdi bir sorunun cevabını vermek istiyoruz. İnsan bedeni neden bazı yönleriyle hayvana benzemektedir?

Zaten şeytan da buna takılmış, insana secde etmemiş, düşman kesilmiştir.

İnsan kendini Allah'a inanmaya, ona yakın olmaya ûdarsa insandır.

İsyanda ise. onun diğer varlıklardan farkı yoktur. İşte o zaman hayvandır.

O yüzden ateistlerin maymundan ced araması doğaldır.

BİZ, HAMD OLSUN ADEMZADEYİZ.


EVREN VE EVRENLER


Ateistlerin büyük bir yanılgısı da evren konusundaki kanaatleridir. 19. yüzyılda evren kavramları şöyleydi:

Boşlukların belli yerlerinde, çılgın enerji yatakları dev cehennemler halinde patlar durur, sonra bu enerjiler zayıflar, sakin gezegenler oluşur, güneş sistemi ve dünyamız da böyle mutlu bir rastlantıdır.

Bereket, fizik ve matematiğin ehil kafaları var da, böyle garip hayallere meydan vermiyorlar.

Yirminci yüzyılda evren konusunda 3 farklı görüş ortaya atıldı:

a. Fred Hoyle Teorisi:

Sonsuz uzayda, sonsuz yıldızlar, galaxiler ve de yasalarla oluşan büyük bir sistem.

b. Martin Ryle ve Allane Sandage Teorisi:

Aralarında evren yaşı konusunda ihtilaf var. Ryle 13 milyar, Sandage 41 milyar yıl önce evrenin oluşmaya başladığını savunuyor. Bu. bilginlere göre evren, tek bir noktadan sonsuz gücün dağılıp parçacıklar oluşturmasıyla meydana gelmiştir.

Bir çeşit genleşme gibi statikden dinamizme geçen sonsuz kudret 2000 milyar ışık yılı çapında sonsuza yakın bir çevreye doğru parçalar, kuantlar dağıtmaktadır.

c. Andrei Satharow Teorisi:

Bugünkü evren 20 - 30 milyar yıl önce kaybolan evrenin karşıt evrenidir. Bu teori parite teorisine dayanmaktadır.

Bu teorinin bir başka bilim adamı tarafından yorumu ise, her iki evrenin birbirinin aynadaki hayali gibi devam ettiği iddiasıdır.

Uzay çalışmaları ile, nükleer matematik ve kuant fiziğinin bilime getirdiği -zaman kavramı- bu karışık teorileri kolay çözecektir.

Birçok bilim adamına göre. gerek dünyanın yaratılışına, gerekse evrenin teşekkülüne ait astronomik zaman tahminleri temelde yanlıştır

Zamanı enerji kabul eden Prof. Kozirev ile, onu boyut kabul eden Einstein'in görüşleri haklı çıkmaya başlamış; zaman akışının arzda, atomda ve uzayda farklı olduğu ortaya çıkmıştır. Eğer zaman böyle bir değişkenliğe; bir nevi esnekliğe sahipse eski çağlardaki akış hızı ile şimdiki çağda akış hızı da farklıdır. Mesela; 100.000 yıl önce zaman hızlı akmaktaydı ve bizim on milyar yıl öncesi dediğimiz hesaplama belki de 200.000 yıl öncesine aitti. Zamanda, fizik olarak tespit edilen değişkenlik ortaya çıktıktan sonra çok eski yıllara ait yapılan tüm tahminler, doğru hesaplamalarla da yapılmış olsa yanlış olacaktır. Çünkü zamana ait ivme belli değildir.

Kaldı ki maddecilerin evren ve arz yaşı üzerinde de yaptığı hesaplamalar tümüyle ampiriktir. Galaksilerin soğuma süresi tahmine dayanmaktadır ki; bu hesaplamaların yapıldığı yıllarda kuant ve kuant matematiği dahi bilinmiyordu. Novaların soğuması âdi ısı kuralları ile hesaplanıyordu *.

Evren konusunda; özellikle yalnız maddesel evren olabileceği konusundaki tüm görüşler:

a. Hilbert'in delta mekanı

b. Einstein'in sonsuz boyut, binlerce mekan kavramlarından sonra büsbütün çıkmaza girmiştir.

Gerçeğin temeli ise zamanın değişkenliğinde ve boyutların sonsuzluğunda yatmaktadır.

Tanrı yalnız maddesel evren değil, birçok evrenler yarattı. Çünkü sonsuz boyut alternatifiyle. bizim mekanın dışında bir çok mekanlar var ve bu mekanlarda kurulu bir çok evrenler...

Şu halde maddesel evrenin yüzbinlerce galaksinin milyarlarca yıldızının ihtişamı altında ufalıp kaybolma, aşağının aşağısı komplekse düşme yerine; fiziğin gösterdiği yoldan başka mekanlardaki başka evrenlerin ihtişamını düşünmek, Tanrı'ya açılan pencereden, insanın kavram sonsuzluğundaki güzelliği sezmek gerekmektedir.

İnsana kendinin evrendeki yerini değil, evrenlerdeki bağını kavramak, oradan sonsuzluğa açılan dünyalara bakmak yaraşır.

Ateist ve maddeci zaten insanı aşağılaştırma ve küçültme yarışı içindedir.

Halbuki insan; (evrenin, kendi ihtiyariyle, Tanrı'yı sezen bu tek varlığı) maddesel ve madde ötesi mekanların; evrenlerin yolcusu ve misafiridir.

Peki isyanların, inkarların nedeni nerden geliyor?

Çünkü insan, Tanrı'nın kendine verdiği akıl, irade gibi güce çevrilen nimetleri kendinin sanmakta; neden Tanrı değilim? diye çırpınmaktadır. Ve kendi hiçliğini anladıkça da:

Tanrı'yı inkar etme, göz göre göre isyan etme yolunu seçmektedir.

Yoksa ateistlerden bilincini yitirmemiş olanlar da bilmektedirler ki; kesinlikle Tanrı vardır. Evren ve kendisi maddeden ibaret değildir.

Ateist birçok Batılı bilim adamı dostlarımdan; bu itirafı çeşitli kaçamaklar içinde almışımdır.

Gerçekte Tanrı inancı, içten gelen, isbat ve delil aramayan kutsal bir duygu, dayanılmaz bir zevktir.

Batının en ünlü yazarlarından Oscar Wilde uzun yıllar inkar kazanında çalkalandıktan sonra ölümünden bir yıl önce bir dostuna gönderdiği mektupta :

«Åžimdi çok mutluyum; Tanrı'ya inanıyorum. MeÄŸer O'nu fikir bunalımları içinde tartışmak ne cinnetmiÅŸ ve O'na inanmak, teslim olmak ne güzelmiÅŸ» diyor.

Bizim buraya kadar dile getirmeye çalıştığımız bilimsel eleştiriler, insan oğluna bilim adına yalan söylenmesini hazmedemediğimizden doğmaktadır.

Yoksa, Allah, sonsuz boyutların binlerce mekanında güzelliğini öyle perçinlemiş, öyle sanat şaheseri şeklinde yansıtmıştır ki, onu görmemek için kör olmak yetmez.

NASİPSİZ olmalıdır görmeyen.

Allah'a Gerçek İman


Buraya kadar yazdıklarımızla Allah'a gerçek imanın bilimsel bir zorunluk olduğunu vurguladık.

Büyük yaratıcının akıl almaz san'atını, bilimdeki incenin incesi esrarını sezdikten sonra, akla ilk gelen soru acaba idraki mümkün olmayan yüceler yücesi, güzeller güzeli Tanrı'ya nasıl bir imanla kulluk sırrımızı ortaya koyabiliriz?

Doğudan - Batıdan düşünürler, dinî inanç yolları hep Tanrı kavramını araştırmıştır. Binlerce yıl bu sırrın peşinde koşmuşlardır.

Dost düşman herkesin bildiği gibi Tanrı'yı, bilinebildiği sınırında, bilincin ötesindeki maveralar da dahil; anlatan tek eser O'nun kitabı Kur'an'dır.

Biz de Kur'an diliyle, Tanrı'nın bize kendini nasıl anlattığını dilimiz döndüğünce açıklayacağız.

Ancak daha önce bilimsel düşüncenin ve bilimin Tanrı yaklaşımına değineceğim.

Taşa, toprağa, doğa güçlerine, yıldızlara, aya, güneşe Tanrı diye yakaran insan toplulukları çağımızın pek uzağında sayılmaz.

Günümüzde de bilimin kınayacağı, bir takım fizik sonuçlara Tanrı gözüyle bakanlar olmuştur. Kuanta, evrenin etkin oluşum çekirdeğine hatta evren bilincine Tanrı diyen çıkmıştır.

O halde, şimdiye kadar incelediğimiz fizik, matematik ve biyolojik tesbitlerimizin ışığı altında Tanrı'ya nasıl inanmalıyız? Bunu inceleyelim.


BİLİM VE BİLİMSEL DÜŞÜNCE VE ALLAH’A İMAN


Bilim yalnız Allah'ın varlığını ikrardan ibaret kalmıyor; Tanrı'ya iman konusunda bize ışık tutuyor ve en azından O'nun yüce varlığını kendi küçük muhayyilemize hapsetmemizi yasaklıyor. Evren bilincinde neyi tesbit etmiştik?

a. Tanrı, bilinen ve bilinmeyen herşeyi bilen ve onu her olayın en ayrıntısında bile uygulayıp yaratandır.

Her ÅŸeyi bilen,

Her ÅŸeyi yapmaya kudreti yeten,

Ve bu sıfatlar ile yaratandır.

b. Bütün evren akıl almaz bir şekilde O'nun bu sıfatlarının etkisindeki sonsuz kompitür sistemler içinde O'nun tasarrufundadır.

Her etki ve tepki onun ekranına yansır. Bilimsel bir deyimle herşeyi görür, duyar, haber alır; hem de zaman ötesi bir hızla.

c. Her varlıkta ve olayda O'nun varlığı hem çok açık, hem de çok gizlidir. Açıktır; çünkü olaylardaki fizik ve matematik bilinç onun eseridir.

Gizlidir; çünkü olayın çok ötesinde çok derinde ve boyutlar ötesindedir.

d. Güçler, bilinç O'nun kendisi değil; olaya sıfatlarıyla

yansımasıdır.

Yani O direkt olarak bir varlığın doğurucusu değildir. Olay O'nun açık ve gizli sıfatlarının yorumudur.

Bir başka güç veya güçlerden meydana gelmiş değildir. Çünkü O'ndan daha mükemmel daha güçlü ve güzel olası değildir. Ancak ilk olan yaratan O'dur.

Bir başka benzeri olamaz, bir varlıkla kıyas edilemez. Her yaratılan O'nun sıfatlarından kurulu sistemde bir görüntüdür. Ve tüm canlılar her an O'nun varlığına, bilim ve kudretine muhtaçtır.

e. Varlıklara karşı akıl almaz bir koruyuculuğu ve o nisbette merhameti vardır.

Tüm varlıklara eşit hayat hakkı tanımış, onların varlıklarının devamı için akıl almaz yasalar kurmuştur.

O'nun merhametinin milyarda biri canlılara yansıyınca anne şefkati doğar.

O'nun sevgisinin milyarda bir yansıması aşklar doğurur. Doğa içindeki denge nedeniyle canlıların birbiriyle olan mücadeleleri bir vahşet değil; aksine bizim bilinç sınırımız dışında bir varoluş sırrıdır.

f. Yarattığı bir varlıkta akıl almaz bir bolluk vardır. Yıldızlar, atomlar, mikroplar..

İşte, bilim ve bilimsel düşünceye sahip olan bu şartlarda Allah'a inanır.

Bu gerçekler bilim dilinden Kur'an'ın Allah tanımıdır ve bir Kur'an mucizesidir.


DOĞUDAN BATIDAN İNANANLAR


Gerçekten insanlar inançları ile değer kazanır. Ne çare ki, günümüzde inançsızlar inkarı meziyet sayma alışkanlığını terk etmiş değildir. Halbuki Doğu ve Batı'da ehil kafaların; gerçek bilim adamlarının tümüne yakın kısmı Allah'a inanmaktadır.

Bunlardan hatırlayabildiklerim:

Sokrat, Eflatun, Paskal - Kant, Dekart, Goethe, Şekspir, Oscar Wilde, Lamartin, Volter, Pastör. Fleming, Edison, Mendel, Fritz, Claude Bernard, Einstein ve Heisenberg, Hilbert, Jordan, Dirac, Filkenstein, Sçhiwartz.

Bunlardan Bazılarının Allah Konusundaki Sözleri Şöyle:

SOKRAT: «Ey Aristo, gözlerin en yüksek noktada .evreni seyrettiÄŸini, yaratılışındaki hikmeti görmüyor musun? Ey Aristo büyük yaratıcı her hadisede san'at ve intizamı ile kendini haykırıyor.

O olmasaydı ağzın besinlerin çıkış noktasına yakın olurdu.

Ey Aristo, ben görünmeyen mutlak yaratıcıya inanıyorum.»

KANT : «Görülen her. varlık görülmeyen yaratıcının gölgesidir. İnsanlar hakikati görme zorunluÄŸu içindedir fakat Allah'a imanda zaaf gösteriyoruz. Tıpkı güvercinin uçmak için onu uçuran havayı itmesi gibi.» OSCAR WILDE ı Son günlerinde yazdığı mektuptan; «Ä°nanmak, hiçbir itiraz düşünmeden inanmak ne mutlulukmuÅŸ, ÅŸimdi anladım. Hayatımı şüphelerle geçirerek boÅŸ yere ızdırap çektim. Åžimdi O'na inanıyorum, mutluyum.»

PASKAL: «Zekanın mutlak varlığa gidiÅŸ yolunda yapacağı en namuslu jest kendini yakmaktır.»

PROF. FİLKENSTEİN (Büyük Fizyolojist) : «Zeka kendini idrak edemez. Son noktasındaki idraki de idrak edecek bir zeka lazım. Ancak bizden üstün evren zekası bu sim çözebilir. Zekadan üstün bu kudret Tanrı'nın kendisidir.»

PASTÖR: Mikropların ince san'atını tesbit edince, «ÅžÃ¼phesiz bu kâinatın bilgisi bizden çok üstün, bu Tanrı'nın ilmidir» dedi.

EINSTEIN : «Sonsuz boyuttan bilmedikçe Tanrı görünmez ve bilinmez. Ancak O vardır ve insanları evrende bir görevle yaratmıştır.»

DIRAC: «Evren çok üstün bir matematik nizam içindedir, bu nizam yaratıcının üstün bilincinde ÅŸekillenir.»

EDISON : (Bîr soru üzerine) «Hiç bir keÅŸif, otun toprağı yarıp çıkması kadar üstün olamaz. Zira otu Allah yaratmıştır.»

SCHIWARTZ: «Allah evrenin her zerresinde gizli, kendinden kaçılamayan ahengin ruhudur.'»

FERMI: Allah'ın atom matematiÄŸine hayran, O'nun varlığına inanarak nükleer matematiÄŸi kurdu. «Gerçek bir bilinmezi çözmek için onun bilinçle kurulduÄŸundan yola çıkarak mantık silsilesi kurarak çözüme gidilebilir.»

HEISENBERG : «Bilinmeyen nükleer bilinç, tüm fizik problemlerini çözdürüyor.»

BROGLIE: «Evrenin yaratıcısı kuantı seçti.» Ve daha nice ehil kafalar inandı ve cüce zekâlar kendinden ötesi yok sandı.

Dünya medeniyet tarihinde hiç bir ateistin imzası yoktur, keşfi mevcut değildir.

İslâm Düşünürlerinin Allah'a İman Konusundaki Sözleri :

Hz. MEVLANA: «Deniz dalgalandı ve sonlu çokluklar, evrenler yaratıldı.»

Hz. İMAM RABBANİ: «Ã–telerin ötesi, onunda ötesi tüm maveraların ötesi.»

Hz. MUHYİDDİN ARABİ: «Meydana gelebilme O'nun simdir (vâcibu'l-vücud), asil olan teklik alemi; yani O'dur, çokluk O'nun yansıyan devam eden alternatif bir hikmetidir.»

Hz. MAHMUD SEBUSTERİ: «Evrende her ÅŸey O'nun sırrıdır. Çoklukta varlık sanısı mantığın ÅŸaşılığından doÄŸar.»

Hz. İMAMI GAZALİ: «Kendini en iyi bilen Tanrı'dır. Kendi güzelliÄŸini seyreden göz O'dur.»

Hz. NECMETTİN KÜBRA: «Allah gönüllerde yine içendi sırrıyla sezilir, bilinir.»

Hz. FAHRETTİN IRAKİ: «Allah, kendi sevgisinden yansıdı. O'nun tüm sıfatları çokluklar alemini, zaman ötesi bir sırla yarattı.»

Hz. FERİDUTTİN ATTAR: «O çokluÄŸa yansıdı, maddeye bile kendi güzelliÄŸini seyretme yolu açtı, topraÄŸa imar verdi.»

Hz. ABDÜLKADİR GEYLANİ: «O karşı konulamayan bir emir. Nazarda sevgi ve mekanlarda ilim gibi yansır. HerÅŸeyin mutlak gerçeÄŸi O'dur.»

Hz. FAKİRULLAH: «Allah kendi sırrı ile yarattığı nura muhabbet ile nazar etmiÅŸ, evrenleri yaratmıştır.»

Hz. İBRAHİM HAKKI ERZ.: «O mekan ötesidir, O'na yaklaşım, mekanlardan mekansızlıklara doÄŸrudur.» (Gayb alemine doÄŸrudur).

Hz. HACI BAYRAM: «O varlığını hissettirince, var gibi görünenler yok olur.»

Hz. YUNUS: «O sevdi yarattı, sen tüm yaradılışları her konuda olduÄŸu gibi, yine en öz tanı.»

Hz. ALİ EFENDİMİZ'DEN: «Organsız iÅŸiten, araçsız gören, dokunmadan duyan, ara bırakmadan betti olan; görüntüsüz görünen O'dur.» (Nehc'ul BelaÄŸa).


KUR’AN DİLİYLE ALLAH’A İMAN


Kur'an'ı bilenler anlamışlardır ki. modern bilimlerin Allah kavramı hep Kur'an istikametindedir. Ama henüz çağımızda gerçeğe bu yaklaşım sağlanabildi.

Allah'ın gerçeği kendi dilinden; yalnız Kur'an'dan bilinir.

Allah diğer semavî kitaplarda sıfatlarını anlatmış, tanımlar vermemiştir.

Kur'an'da Allah tüm sıfatlarını bozan açık. bazan üstü kapalı vermiştir.

Ayrıca Allah Kur'an'da kendi esrarına ait pek çok açıklamalar ve tanımlar da yapmıştır.

Allah'ın Kur'an'da kendini çok açıkladığı iki emir vardır, bunları özetler halinde vermeye çalışacağım.

A. Kur'an diliyle en öz tek Tanrı deyimi Sûre-i İhlas'ta verilmiştir:

«De ki O Allah (ancak) ahad'dır.

O Allah samed'dir.

Doğurmadı ve doğurulmadı.

Ve (ancak) O'nadır ki hiç bir küfüv olmadı.»

AHAD : Mukabili sayı olmayan mutlak tek.

SAMED: Hiç bir şeye muhtaç olmayan, her şeyin O'na muhtaç olduğu nitelik.

KÜFÜV: Zıddı ve benzer.

Bu anlamlarla toplarsak;

De ki: O Allah mutlak bir kesinlikle tekdir.

Herşey O'na muhtaçtır, O birşeye muhtaç değildir.

Doğmadı ve doğurmadı (bir şeyden oluşmadı, varlıkları da parçası halinde kendinden eksilterek yaratmadı).

Ve ancak O'na bir eş bir benzer olmadığı gibi O'nun zıddı da yoktur.

Bu tarifle Kur'an Allah kavramına yanılgı getirecek tüm eksik düşünceleri ortadan kaldırıp tek Tanrı kavramını insanoğluna lütfen bağışlamıştır.

B. Kur'an'da Allah'ın başka bir tanımı ise çok daha derinlerde O'nun gerçeğine yaklaşım sağlar;

Evvel ve ahirdir (önce olan da. sonra olan da O'dur). Zahir ve batındır (Gizli olan da, açık olan da O'dur).

Ve O'nun ilmi her ÅŸeyi kapsar (Her ÅŸeyi ilmiyle emrinde tutar).

Zaman ötesidir. Öncede (ezelde) O vardır, sonrada (ebedde) O vardır, her olayda hem açıktır, hem gizlidir.

Hem derinlerde olayın iç dizisinde, hem dışında; afakında O vardır, O hissedilir.

Çünkü herşeyi ilmiyle kurmuş ve kurduğu sistemi kompitürleri ile daim bilgi tasarrufuna, yönetimine almıştır.

Allah konusunda önemli bir Kur'an tanımı da, Kelime-i Tevhid (Allah'ı tekleme sözcüğü) dir.

Lâ ilahe illallah (Hiç bir ilah yoktur, ancak Allah vardır).

Yani Allah dışında bir yaratıcı, bir kudret yoktur,yalnız Allah vardır.

Allah konusunda özellikle Allah'ın sıfatları konusunda pek çok âyet vardır. Bunların teker teker yorumu yerine topluca özetlemeyi tercih ettim. Büyük İslâm düşünürlerinin tanımlarını da göz önüne alarak, Allah kavramı konusunda çok önemli Kur'an yasalarını şöyle özetleyebilirim :

a. Allah'ın Zat ve Sıfatları:

Allah'ın bir kendi gerçeği vardır ki onu kimse bilemez, kavrayamaz.

Allah kendi bilinmezliğini, güzelliğini seyretmek için kendi özünde tecelli ederek (yansıyıp intikal ederek) sıfatlarını (etki, özellik ve güçlerini) yarattı.

Sıfat ve zat tanımlarını İslâm düşünürleri güneş ile onun ışınlarına benzetirler.

b. Allah'ın Sıfatları:

Allah'ın çeşitli evren ve kullarını yaratışta ve onları bir san'at niteliğinde sergilemesinde, güçlerinin yansıması ve kullara iletişimler O'nun sıfatlarıdır. Allah'ın bildiğimiz bilmediğimiz bir çok sıfatları vardır.

1. Kulları ile ilgili şefkat ve merhamet sıfatları: Rahman (sonsuz rahmet ve himaye edici), Rahim (şefkat ve merhamet eden). Kerim (veren, ikram eden), Rezzak (rızık verici), Selâm (aydınlığa çıkarıcı), Gaffar (afv edici), Safi (kurtarıcı), Settar (koruyucu, örtücü).

2. Yaratıcılıkla ilgili sıfatlar: Hâllak (yaratıcı), Kaadir (kudretle yapıcı), Basîr (her şeyi gören), Habir (herşeyi haber alır, bilir), Semî (herşeyi duyar), Kayyum, hakim (her olaya hakim), Malik (herşeyin gerçek sahibi), Adil.

3. Gücüyle ilgili sıfatlar: Samed (herşey O'na muhtaç), Mustaan (herkese O yardım eder), Subhan (Saltanatın mutlak sahibi), Baki (daim kalacak olan), Hay (daim canlı), Cebbar (kaderin j yaratıcısı).

4. Güzelliğiyle ilgili sıfatlar: Azîz (seven, sevilen güzel). Cemal (güzelin güzeli). Nur, Vedud (Sevdiğini ihya eder), Ala (güzel iyinin en iyisi), Kuddus (kutsal), Lâtif (merhametle yumuşak güzel).

Diğer bazı sıfatları; Kahhar (yok edici), Vehhab, Fettah (en yüce erişici, feth edici). Hafız (koruyucu), Şehid (herşeyi gören), Hak (tüm gerçeklerin kendisi), Muhsı (tüm güzellikleri toplayan), Muhyı (ihya eden can, güç, imkan veren), Berr (her yanlıştan arınmış), Cami (herşeyi toplayan eksikten vabeste), Müntekim (zalimlerden mazlumun ahım alıcı), Sabır (bilinçle bekleyen, telaşa kapılma ihtiyacı olmayan).

c. Teklik (Vahdet) ve Çokluk (Kesret) Tanımları:

Allah tektir. Tüm kudret, yukardaki sıfatlardan anlaşılacağı üzere O'nundur. O zaman varlıkların yeri nedir?

Bu soru yine güneş ışınına benzetilerek (Attar - M. Arabi) teklik çokluk sistemi içinde incelenmiştir. Yani kumun parlaması nasıl güneş sayılmazsa. Tanrı sıfatlarının (benzetmede) varlık gösteren çokluk aleminin temsilcisi varlıklar da elbette Tanrı değildir.

Bugün için teklik ve çokluk deyimlerini daha iyi anlamak mümkündür.

Kuant dediğimiz etkinin geometrik değer kazanan dalgası kah ışın olur, kah madde halinde binbir bileşik yaratır. Ortaya çıkan farklı varlıklar temelde teklik aleminin kudret (empuls) sırrından ibarettir. Ne var ki görünen eşya kuant değildir. Onun geometrik bir yansımasıdır

Allah tekliğinin kesin niteliği de böyledir. Sıfatlar kombine olarak evrenlere tecelli ve intikal etmiştir (iletişim, yansıma, aksetme).

Allah sıfatlarının her biri kendi içinde teklik sırrı taşır. Mesela annenin yavrusuna duyduğu şefkat ilâhi rahmetin yansımasıdır. Tüm merhametler bu sıfatın teklik özelliği içinde bir yansımadır. Çokluk aleminin niteliğinden doğar.

Eşyayı Allah'ın bir parçası görme ise yanılgıdır. İhlas sûresinde emredildiği gibi doğurmamış; yani O'ndan birşey ayrılıp çıkmış değildir.

Tıpkı bu yanılgının benzeri, bir başka yanılgı çokluk aleminin özelliklerini o çoklukta sanmaktadır. Çünkü tüm nitelikler Allah'ın tekliğinin yine teklik sırrı içindeki sıfatlarının yansımasından doğmaktadır.

Bu karışık görünüm, Allah sıfatlarının birçok; fakat hepsinin ayrı ayrı teklik sırrı içinde oluşundan doğmaktadır.

Mesela Allah'ın kaadir sıfatı ile kuantlar doğmakta, alîm (her şeyi bilen) sıfatı ile bu kuantlar birçok geometrik şekil almaktadır. Atomda bazan bâkî sırrı doğar ve onun varlığı uzar. Bu teklikler tümüyle Tanrısal iletişimlerden ortaya çıkar. Çokluk aleminin varlıkları ayrıcalıklarla kişilik görünümü kazanmaktadır. Halbuki tüm maddesel varlıklar kuant etkisinin çekilmesiyle birden yok olur.

Ama o varlıkların hiç biri Tanrı cüz'i (parçacığı) değil, sıfat görünümlerinin farklı yansımasında doğan pırıltılardır.

Tıpkı güneş ışığından yansıyan renkler gibi.

d. Allah ve Kul (İnsan):

Allah sıfat tecellileri açısından diğer varlıklarla insan arasında fevkalade önemli farklar vardır.

İnsan madde ve mana (Ruh, gönül, nefes) kombinezonlarından kuruludur. Maddesiyle diğer varlıklardaki çokluk kurallarına tabidir. Yani sıfattaki tekliklerin çokluk yansımalarından ibarettir.

Manası ise çok ilginç özellikler getirir. Manasına iki yönlü ilgi vermiştir. Bir yönü nefsin çokluk aleminin yasalarına kapılıp, kişilik farklılık kazandıktan sonra kendini kudretli bir varlık saymasıdır. Bilincin, aklın gölgesinde insan kendini yaratıcı bir varlık saymaktadır. Hatta ileri giderek Tanrı'ya kendini eş tutmaktadır.

Daha önemli yanı ise insanın ruh ve gönlüdür. Bu iki mana özelliği ile insan Tanrı ile özel bir irtibat (iletişim ve ulaşım) haline sahiptir. Allah sıfatlarının hangisini isterse ruh kablosundan insan oğluna intikal ettirmektedir.

Adem'in ilâhi vekâlet niteliği işte burdan doğmaktadır.

Allah insanı yaratarak onda tecellilerinin yansımalarını görmek istedi, bu nedenle ona tecelli ettiÄŸi an onu kutsallaÅŸtırdı. Nitekim, meleklere: «Adem'e secde edin» dendiÄŸi zaman bu tecelliyi; bu yansımayı onda görün demek istemiÅŸtir.

Allah'ın insana, onun ruh koordinatlarından iletişim sağlaması insanın kesretteki (çokluk alemi) niteliği ile bağdaşmaz görünümdedir. Ne var ki insan bu iletişimin Allah'a ait olduğunu; kendisinin hüviyeti icabı (kesrette) sonlu bir ferd olduğunu idrak ederse mesele çözülür

İşte insanın kendi kesretindeki halini idrak etmesine kulluk diyoruz.

Tanrı'nın ruh kanalı ile yansıyan tüm esrarı, sıfatları O'na aittir. Bunu idrak kulluğun temel şartıdır. Aksi halde sapıtır, kendini Tanrı'dan bir parça sayar ki daha önce dediğimiz gibi İhlas sûresine ters düşer.

İnsanın kulluk sınırlarını iyi tayin ederek ve arınarak Tanrı'nın yansıma ve iletişimlerine daha uygun hale geleceği de ayrı bir gerçektir.

Tanrı'nın yalnız insana has tecellileri karşısında; kendini kulluğun arınmasına bırakanlar daha da yeni tecellilerle insan; Tanrı'nın kendini seyrettiği bir ayna haline gelir.

Tam tersine Allah'ın ruh kanalı ile iletişimlerini kendi gücü sananlar ise, yeni iletişimler kapısını kapatır ve kesrette (çoklukta) sıradan bir mahluk olur.

Ancak Allah'ın yeni tecellileri, yansımaları için Allah'a inanmak yetmez, O'nu içtenlikle sevmek gerekir.


ALLAH SEVGİSİ


Allah'ın insanda yansıması bir sevgi ceryanı ile beraber yürür. Yani ilâhi ceryan ruh aracılığı ile insana iletildikçe insanda bir sevgi dalgası doğar. Bu ilâhi ceryan yeni yansımalarla Allah'la kul arasındaki alış-verişi, evrenin en yüce san'atı haline gelir.

Bu sevgi alış-verişi bazan kulda Allah'ın tecellisini o kadar artırır ki; kulluk biter, kul bedeninde tamamiyle ilâhi tecelli kalır. Bu olaya tasavvufta Allah'da yok oluş (fenâfillah) denir. Ne var ki bu tecelli için nefsin tamamiyle yok olması, insanın kendinde varlık hissetmemesi gerekir. Zira Allah sevgisiyle yürüyen bu oluşla; insanın kendi varlığının evhamına kapılıp kendini ilâhlaştırması söz konusu değildir.

Burada kul yoktur, ilâhi tecelli vardır.

Hallacı Mansur «enel hak» (ben hak'kım) dediÄŸi zaman «sen ilahlık iddiasında bulundun, özür dile» dediler.

Hallacı Mansur: «O anda enel hak diyen gelsin dilesin» dedi.

Hz. Mevlana: «EÄŸer özür dilese kafir olurdu (Allah'ı inkar ederdi). Zira o anda ilahi tecelli vardı, sonradan konuÅŸan normal kulluÄŸa dönen Hallacı Mansur idi. Onun özür dilemesi tecelliyi deÄŸil kendisini var saymak olur ki bu küfürdür» diyerek bu inceliÄŸi açıklamıştır.

Bunun tam zıddı, Nemrut'un, Firavun'un kendini Allah ilân eden cüce mantığı ve nefisleridir. Burada ilâhi tecelli yoktur, onlardaki kişilik, sıradan bir kesret (çokluk) tepkisidir, yanılgıdır.

Kul, Allah'ı sevdiği nisbetle kendi varlığını terkeder. O'na yaklaştıkça kendi gölge varlığı küçülür. Ulaşınca da yok olur.

Tıpkı bir ışıktan uzakta duranın gölgesi gibi benlik, gurur önce çok büyüktür. Sevgiyle ona yaklaştıkça gölge küçülür ve o ışığa ulaşınca gölge biter.

Allah sevgisinin başlaması, yürümesi O'nunla aramızdaki nefs perdesinin aralanması, kalkması ile mümkündür (İnsan Bilinmezi kitabımızın nefs bölümü).

Bu ise çok güç bir mücadeleyle gerçekleşebilir. Çünkü nefs bizi'dayanılmaz bir ihtiras rüzgârı ile devamlı kendine çeker. Tüm insanları yenmek, sömürmek için kamçılar. Halbuki Allah'a giden yol sevgiden geçer ve sevgi insanları sevmekle başlar. Allah ceryanını çekebilmenin temel ilkesi insanları sevmektir. Mevlâna gibi. Yunus gibi. Allah'a iman iç güdüden çok daha güçlü bir kalp tutkusudur. Bu nedenle bilinmez bir istek gibi gönülde başlar. Akıldan doğan bir iman arzusu daima zaaflar taşır. Yürekten gelen iman ise gaybîdir. yani içden, bilinmeden ve şüphe etmeden doğan bir imandır.

Kalpde iman ışığının yansıması, Allah inancı ile, Allah sevgisi ve insan sevgisini aynı anda başlatır. İmanın gerçek iman mı, aldatıcı bir iman mı, olduğunun en kesin teşhisi bu kuraldan doğar.

Yani iman kalpde başlar ve yanında mutlaka Allah sevgisi ve insan sevgisi vardır (Bakara sûresi, 1 - 15. âyetler).

İnsana evrende yücelik kazandıran bu duygu; yani Allah inancı ve Allah sevgisi en üstün yanımmızdır. Bu yanımız yoksa o zaman çokluk aleminin herhangi bir noktasından farkımız kalmaz.

Kendine hayvandan ced arayanlara karşı çıkışımız bundandır.

İnsana bu yüce yanını öğreten, onu balçıktaki çıkmazdan kurtarıp kutsallaştıran, en yüce efendimiz sultanımızdır.

Bu nedenle Allah'a iman, yalnız basma yanamayan bir ateştir. Mutlaka efendimize iman ceryanı gerekmektedir.

Kalplerde tutuşan iman; kalpden kalbe sıçramak için özlem duyan bir tutkudur. O bir kez doğdu mu, manyetik bir etki gibi insanlara ulaşmak için koşar durur. İnsanlık sevgisinin temeli de budur.

Allah sevgisi öyle bir gerçektir ki, mutlaka O'nu seven sevgilerle aniden iletişim yapar.

Allah'ı en çok seven, sevebilen peygamber efendimiz ki, bir gönülde Allah'a iman, Allah sevgisi başlamışsa ilk

iletiÅŸimi efendimizdir.

Ve eğer Allah'a inandığınızı sanıyor ve O'nu sevmiyorsanız yanılıyorsunuz.

Ve eğer, Allah'a inanıp O'nu sevdiğinizi sanıyor efendimizi sevmiyorsanız yanılıyorsunuz.

Ve Allah ve Resulünü sevdiğinizi sanıyor insanları sevmiyorsanız, yanılıyorsunuz.

Ve Allah'a, Resulüne inanıyor, onları, sonra insanları seviyorsanız korkmayınız. Gerçekten mutlu ve kutlusunuz. İnsan kalbinin imza-i ilâhiyi taşıma sırrı, bu hikmetin damgasıdır.

Theizm Yanılgısı


Allah'a iman gerçekten bir zorunluluktur. Hatta inkâra kalkışmak, O'na inanmamanın cinnet şeklinde ifadesidir.

Zaten, tüm maddesel varlıklar raksları ile, mana alemi varlıkları zikirleri ile bu imanı ifade etmektedir.

İnsan her nefesinde Hu (O Tanrı) diyerek zorunlu ibadetini de yapmaktadır.

Ancak insana yakışan iman, Allah'a gereğince imandır. Bazıları kendi başlarına iman edebileceklerini sanır ve aracıya, peygamberlere İmana gerek olmadığını savunur. Buna theizm denir ki. kesinlikle bir yanılgıdır.

Varlıkların, hele canlıların bir ihtiyaçlar komplekst içinde yaratıldığı şüphesizdir.

Elektrik ceryanının iletimi için bir iletkene, canlılığın kuşaktan kuşağa geçmesi için bir genetik karta ihtiyaç vardır.

Hele insan, vitamini için bir meyvaya, soluduğu havadaki oksijen için yeşil yaprağa muhtaçtır.

Basit bilgileri edinmek için öğrenim ve öğretmene olan ihtiyaç her türlü tarifin üzerindedir.

Bir atomu öğrenmek için kesinlikle bir atom bilgini ararız. Uzaya giden roketi binlerce beyinden tanırız. Hal böyleyken Allah gibi bir sonsuzluğu, ölümsüzlüğü ve evreni kendi başımıza nasıl tanırız?

Allah kendi varlığının san'atının incelilerini ve de kendi kendimizi tanıtmak için içimizden 40-15 asır önce görevliler seçmiş ve onlara peygamber; Allah elçisi demiştir.

Kendinin çok şey bildiğini sanan bir çok bilim adamı 14 asır önce evrenin en yüce insanı efendimizin getirdiği el, yüz, diş yıkamayı ancak yüzyıldan buyana bilip öğrenebildiler.

Allah'a inanmak nasıl bilimsel bir sonuç zorunluluğu ise; O'nun tanınması için gönderilen Allah elçilerine (peygamber) iman da o denli zorunludur.

Zaten insan, isyan ve inkarını perdelemek için ben Allah'a inanıyorum der, aracıya gerek yok tezini savunur.

Zira Allah, elçileri aracılığı ile nasıl bir kul olmamızı tanımlamakta; peygamberleri inkar edenler bu sorumluluktan kurtulmanın yollarını aramaktadır.

Allah'ın elçileri, O'ndan aldıkları emir gereği; çıkarcılığı, aldatmayı, sömürmeyi yasaklamaktadır. İşte bir çoklarının bu yasaklar çıkarını bozmaktadır. Allah'ın inkar edilemeyen varlığı karşısında peygamberleri inkar etmeyi çare saymaktadırlar.

Tıpkı şeytan gibi. Şeytan Allah'ı inkar etmiş değildir. O Adem'i, Allah'ın elçisini inkar etmiştir.

Fakat metodumuz gereği peygamberlerin de inkar edilemeyeceğini akılcı bilim metodları içinde ispatlayacağım.

Hele en yüce insanın; alemlerin övüncü efendimizin peygamberliğinin kaçınılmaz bir bilimsel sonuç olduğunu göstereceğim.

Nasıl dünyamız güneşe, güneş saman yoluna ya da başka bir disipline muhtaçsa ve bu sıra, ta madde görünümünün temel manyetik sırrı ise; gerçekler de halka halka diziler halinde Peygamber Efendimiz'de merkezlesin Şimdi önce Tanrı elçilerinin temel tanımlarını verecek, sonra da Efendimizi dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım.

Peygamberlere İman


İslâm ve yüce kitabı Kur'an, Allah'ın elçilerine ait şu tanımları ve kavramları getirmiştir:

a. Peygamberler, Allah'ın insanlar arasından seçtiği Pustun ahlaklı kullardır, başka ayrıcalıkları yoktur, zaten |insan en yüce mahlûktur.

b. Öz yollardan Tanrı onlara emirlerini ulaştırmıştır, bu yollar net iletişimlerdir. İlham ve sanı değildir (melekler, çeşitli tecelliler).

c. Sayıları bilinmemektedir. Kur'an'da 28 tanesinin isimi ve öyküleri vardır, bazı dini kayıtlara göre yüzbinden fazla elçi gelmiştir.

d. Bu uyarıcı ve eğitici kadro efendimizle tamamlanmıştır. Allah efendimiz aracılığı ile kendine, evrene ve bize ait tüm bilgileri aktarmış, tamamlamıştır.

e. Her topluma bir Tanrı elçisi gönderilmiştir. Tarihte, toplumu uyaranların acaba hangileri peygamberdi?

Sorusunu onlara ait temel kurallardan cevaplayabiliriz Bu kurallar şunlardır:

1 - Geçmişlerinde ve yaşantılarında ahlaklı olmak, yüz kızartıcı çıkarların hepsinden arınmış olmak.

2 - Tek Tanrı yoluna davette hata yapmamak (çünkü peygamber Tanrı'dan aldığını iletir, kendi düşüncesini değil)

3 – KurduÄŸu düzende, ezilmiÅŸ ve zayıfı koruyup, zalimi saf dışı bırakmak.

4 - İnsanlara hür bir hayat teklif etmek ve mutlu bir demokratik nizam kurmak.

Elbette ki toplumlarda ahlak nizamları kuranların illâ peygamber olması gerekmez, onlar peygamberler yolunda emek veren kudsilerdir.

Kur'an'da isimleri geçen peygamberlerin öykülerinde özel manevi değerler olduğundan, her insan ve toplum için hikmetlerini korurlar.

Yaratılan ilk insanın; yani Adem'in peygamberliğinde

de çok ince hikmetler vardır.

İnsan evrene çıkış anından itibaren Tanrı davasının takipçisi, Tanrı san'atının hayran seyircisidir.

Biz çok önemli olan peygamberlere ait öykü ve hikmetlerden bir kaçını sunarak asıl konumuza; en yüce insan, evrenin övüncü efendimize iman bahsine geçeceğiz.


HZ.ADEM’E İMAN


İlk insanın Allah elçiliği görevi ile birlikte yeryüzüne gelişi elbette derin hikmetler taşır. İnsanın dünyaya geliş nedeni Allah'ı aramak. O'nu, sanatındaki inceliği sevmektir. Hz. Adem'in peygamberliğinin en önemli yönü budur.

İnsan yaratılmış, gelişmiş, sonra Allah'a yönelmiş değildir. Aksine dünyaya geliş nedeni; elest andlaşmasındaki sözünü tutmak, dünyaya ayak bastığında Allah'a yönelmektir.

Hz. Adem'in öyküsü, insanın gerçeğini de yansıtmaktadır.

Allah onun bedenini topraktan; yani maddeden yaratmış. Sonra kendi sırrından ruh ihya etmiş, sonra da ona efendimizin sırr-ı kalbini vermiştir. Bu arada ona NEFS de ilka etmiş, sonra onu cennette bir noktada tüm meleklerin ve diğer varlıkların ziyaretine sunmuştur.

Tüm varlıklar onu ayrıntıları ile incelemiÅŸ ve ilâhi san'at eserine hayran kalmışlardır. Ve sonra Allah emretmiÅŸtir: «Ona secde edin.»

Bu emrin sırrı Adem'deki ruh unsurunun ince hikmetinden doğar.

Tüm melekler bu emre uydu ve Adem'e secde etti.

Åžeytan: «O maddedir, ben madde, ötesiyim, ondan üstünüm» dedi ve isyan etti.

Tıpkı günümüzde insanı madde sanıp Tanrı'yı inkar edenler gibi.

Ve Tanrı meleklerin en bilgini şeytanın bu hatasını, onu alçaltarak cezalandırdı.

Meleklerin, hocası şeytan lâin; lanetlenmiş varlık oldu.

Sonra Adem Havva'yı istedi, Allah yeniden binlerce Havva yaratma kudretinde olduğu halde Havva'yı Adem'den aldığı kemik iliğinden yarattı. Burada da çok ince hikmetler vardır, insandaki sonsuz hazineyi; tüm hücrelerin kemik iliğinden geliştiği işaretleri yanında artık üretim işlemi Adem sırrına verilmişti.

Ve sonra Adem Cennette Havva ve şeytanın teşvikiyle nefsine uydu.

Ve kovuldu yeryüzüne.

Elbette Murad oydu.

Bu kez de nefsin sırrını sergilemişti Tanrı. Ve sonra bizler geldik.


HZ.İBRAHİM’E İMAN


İnsanlığın küfür ve isyanını heykelleştiren Nemrut, gerçekte uzun yıllar toplumlarda tekrar edip duran bir inkâr sembolüdür. Bu örnek, doğrunun, sevgi ve inancın karşısına çıkan bir zulümdür.

Yüzyıllarca önce tanrılık iddia eden Nemrut'tan sonra nice izm liderleri tanrılaştırılıp, inançlar baskıya hatta askıya alınmıştır.

Namazda günde 30 kez Hz. İbrahim'in ismini niçin anarız diye hiç düşündünüz mü?

Hz. İbrahim, zulme, isyana karşı mananın zaferidir. Nemrut, Hz. İbrahim'i ateÅŸe atmaya karar verdi. Nemrut madde gücünün zirvesindeydi. Hz. İbrahim için ateÅŸ Tanrı emriydi ve de cefa yoktu. Fakat Allah, «Berden ve selâmen» (selametli ol ve soÄŸu) deyince Nemrut çılgına dönmüş :

Ben de öldürürüm, hem de seni demiÅŸtir. Allah manaya inananların madde karşısında yenilmeyeceÄŸine bir hüküm olarak «Berden ve selâmen» emrini verdi. Tüm zalimler bu emrin karşısında yok olmaya mahkûmdur. Ta ki manaya imanda hata etmeyelim.

İşte namaz aracılığı ile Hz. İbrahim'i anışımız bizi bu iman ve emniyete ulaştırma sırrı taşır. Hz. İbrahim aynı tartışmada :

«GüneÅŸ ÅŸarkdan doÄŸar garpdan batar, muktedirsen (kendini ilah ilan ediyorsun) bunu tersine çevir» demiÅŸti.

Hz. Mevlâna der ki:

Åžark, doÄŸuÅŸu; garp ölüşü temsil eder. Hz, İbrahim «güneÅŸi batıdan doÄŸdur» derken ölüyü dirilt demek istedi. Dolayısıyla, öldürmek boyun koparmak olmadığı gibi, diriltmek de hasta iyileÅŸtirmek deÄŸildir. O bir mahreker seyridir (ömür).

Bazı müfessirler Hz. İbrahim'in güneşin doğuş ve batısındaki mananın dış manadan çok ötede sırlarını açıklamışlardır. Elbette hadislere dayanarak Hz. İbrahim, kendini Tanrı sanan isyancı Nemrut'a, madde ilimlerinin ömür sırrını çözemeyeceğini hatırlatmaktadır. İlmin mana ile doğuda başlayıp, madde ilmiyle batıda sonlanacağını ilan etmektedir.

Hz. İbrahim Mücadelesinin iç sırrı ise; Nemrud'u temsil eden nefs'e. Hz. İbrahim'i temsil eden gönlün savaşıdır. Nefs ne kadar azarsa azsın efendimizin sırrını taşıyan gönlü yok edemez. O, «Berden selâmen» sigortası altındadır.

Bütün bu nedenlerden dolayı peygamberlere imanda Hz. İbrahim'in çok büyük bir özelliği vardır.


HZ.MUSA’YA İMAN


Hz. Musa da Hz. İbrahim gibi mananın birçok sırlarını aktarmıştır. Bu nedenle İslâmlar arasında ayrı bir yeri vardır. Onun sırlarına değinmeden önce iki önemli noktayı açıklığa kavuşturacağım:

a. Kur'an emri gereği tüm peygamberlere eşit saygı göstermemiz ve onlardaki tecellileri şahıslarına değil Tanrı'ya has kabul etmemiz gereğidir.

b. Peygamberlerin büyük çoğunluğunun israilden gelmesi gerçeğidir. İsrail kavmi kendi milliyetçi kadrosunu ve temelde inançlarını devamlı koruduğu için bilimde ve ekonomide çok başarılı olmuştur. Asr-ı Saadet'ten önce bu kavimden çok peygamber gelmiştir. Bunun yorumu şöyledir :

1 — Peygamberler toplumun ihtiyaçları gereÄŸi gönderilir. Yahudiler, çok hareketli bir millettir. İsyanları peygamber sayısını artırmıştır.

2 — Adem'den bu yana bir çok kavimler yeryüzüne dağılıp, uluslar, uygarlıklar kurmuÅŸlar; Yahudiler hep merkezde kalmıştır.

3 — Binlerce peygamber geldiÄŸi hadiselerden anlaşılmaktadır. Bunlardan yirmiye yakınının israilden gelmesi, öykülerin yakın dünyada sürmesi, onlardan çok peygamber geldiÄŸi intibaını uyandırmaktadır.

Hazreti Musa'nın hikmetine ve öykülerine gelince;

a) Hz. Musa, Firavun'un bütün ters çabalarına rağmen onun sarayında büyümüştür (Hz. Musa'nın doğacağı Firavun'a falcılarca bildirildi, o da tüm Yahudi çocuklarını kestirip ondan kurtulduğunu sandı).

b) Hz. Musa fakir ve sömürülmüş güçleri, inkar ve zulmün bütün gücüne karşı korkusuzca savundu ve o güçlü Firavun'u yerle bir etti.

c) Sahte ilmi (sihirbazların yılanlarını) gerçek ilim ile (Musa'nın asası) yenmesini bildi.

d) Hz. Musa Hızır'la (mana) tanıştı ve manadan bize

örnekler aktardı.

e) Hz. Musa tüm mucizelerine rağmen kavminin tekrar azıp, altına taptığını gördüğünde, ilâhi sırrın tecellisini sezdi ve insanların; özellikle İsrail'in madde ihtirasını didik didik inceleyip bize aktardı.

Şu halde Musa'nın öykülerinde temelde üç esrarı öğreniyoruz :

1 — Mananın inceliklerini, tecellideki sonsuz kudreti,

2 — Zulme ve inkâra karşı güçsüzleri savunmanın ve bu yolda mücadelenin kutsallığını ve zaferin kuvvette deÄŸil hakta olduÄŸunu,

3 — İnsanların özünde bulunan sapkınlığın ve yanılgının tükenmeyeceÄŸi (Bakara öyküsü) gerçeÄŸini. Onu, iman ve yücelme eÄŸitimiyle önleyebileceÄŸimizi ve bir an bile haktan ayırmamanın gereÄŸini.


HZ.İSA’YA İMAN


Hz. İsa'nın en önemli özelliği efendimize sevgisidir. Kendisi incil okurken Faraklit (hamd eden) kelimesi geçince parmağını öper gözüne sürerdi. Ve de Havarilerine, kendini, İslâm'ın temize çıkaracağını ve o zaman manasının anlaşılacağını söylerdi.

Hz. İsa mahşerden önce dönecek ve İslâm olarak Mehdi ile birlikte Deccal'a karşı mücadele verecektir.

Hz. İsa hakkında iki önemli Kur'an hükmü vardır:

1. Hz. İsa'nın Allah'ın Meryem'e nefhettiği (zaman ve mekan ötesi iletişim) bir sırla meydana geldiği.

2. Çarmıha gerilmeyip (çarmıha gerilen Hz. İsa'yı ihbar eden gammazdır) göğe yüceldiği.

Her iki tanım da Kur'an emri olduğundan, her islâm tereddütsüz inanmak zorundadır. Ona babasız oluşu nedeniyle dil uzatan dinden çıktığı gibi, onu savunmak da her İslâm'a görevdir.

Zaten bugünkü biolojik gerçekler 19. yüzyılın kendi kendine gebelik olmaz tezini çoktan yıkmıştır.

Cambridge Üniversitesi biyoloji bölümünde bir kurbağa kendi bağırsak hücresi ile gebe bırakılmıştır. Bazı hıristiyan biyologları da dişi kobayları x ışınına yakın dalga boyunda ışınlarla gebe bıraktıklarını yayınlamışlardır.

Zaten meioz bölünme (sperm hücrelerinin özel bölünme şekli) sırasında yumurta hücresini bir ışınla saptırıp mitoza çevirme, az hücreli canlılarda mümkündür. Tek hücrelilerin mitoz bölünmeleri ve meioz bölünmenin mitoza dönüşmesinin imkan dahilinde olduğu, kanserin te-ratom gelişmesinde görülmektedir.

Netice odur ki; babasız doğum, ateist ve materyalistlerin diline doladığı gibi biyolojinin batması değildir. Zaten şimdi materyalistler, bu inkârdan vaz geçip aksine dişiyi kendi hücresi içinde gebe bırakarak tek kuşak yetiştirme peşindeler. Elbette bu olayın Hz. İsa'nın babasız olma mucizesi ile cevabı olmaz. Ancak Kur'an'ın, Hz. İsa'nın oluşmasında melek aracılığını bildirmesi, Kur'an'ın ayrı bir mucizesidir (Melek - Işın; Meleklere İman bahsine bak). Ve de Hz. İsa'ya terbiye dışı dil uzatanlara bilimin sövgüsüdür.

Nedir Hazreti İsa'nın sırrı?

a. İnsanla ruh arasındaki derin ilgiyi simgeler. İnsan gerçekte Tanrı'nın özel ruh ceryanı ile yaratılmış bir özel ve seçkin varlıktır. Hz. İsa'nın doğuş tarzı ile Allah bu gerçeği hatırlatmıştır.

b. Bir avuç köleye öğrettiği Tanrı ve din ahlakı ile, yenilmez sanılan koskoca madde temsilcisi Roma İmparatorluğu'nu yerle bir ettiren mana güzelliğini temsil eder.

c. Ölüyü dirilterek insanın mana gücünü anlatmış, insanlara özlerindeki kıymeti tanıtmıştır.

d. Zamanında sıfıra inen insanın haysiyetini; kendini güçlü sanan Romalılara karşı, esirler yanında yer alarak kurtarmış ve çok yürekli ve soylu bir mücadele vermiştir.

Zulümle inançsızlığın birlikte temsil edildiği o devrin karşısına, sırf insanlık şerefini korumak için dikilmiştir.

Nitekim 19'uncu yüzyılda ateizm ve materyalizm hıristiyanlığın tam ortasında patlak verince, o günün hıristiyan din adamları hiç mücadele vermedikleri halde; Hz. İsa'nın manevi gücü, ateistlerin tahribatını zayıflatmış ve o cemiyeti büyük bir felaketten belli ölçülerde sıyırmıştır.

Burada çok hassas bir konuya değinmek istiyorum.

Bugünün hıristiyanları konusunda :

Bilindiği gibi Asr-ı Saadette bir çok hıristiyan müslüman olarak doğru yolu seçti. Hıristiyanlıktan dönmeyenler için, Kur'an çok müsamahalı bir dil kullanarak onlara ehl-i kitab dedi. Ve müslümanlara onlarla ilgilerde yumuşaklık teklif etti (evlenme, ticaret vs.).

Bu gerçekler bir Kur'an mucizesidir ve günümüzde, şu karışık inanç curcunasında çok ciddi bir hikmet taşımaktadır.

Allah'a inananlar gerçeği tam bulamasalar da, ateistlerle mücadelede iş birliği yapmamız gerekenlerdir. Ehl-i kitaba karşı, Kur'an'ın emrettiği ölçüler içinde davranmalı, tarihteki din savaşlarının intikamcısı olmamalıyız. Her olay o günün şartlarında değerlendirilir. Bugün, insanlığı sonu gelmez kavgalara sürükleyen maddeci ateizmdir.

Ve Kur'an mucizesi; ehl-i kitaba müsamaha sırrı, bugünün ortamında vardır, hatta gereklidir.

İslâm ve Hıristiyan işbirliği, ateist materyalizmi yenmeye muktedirdir.

En Yüce İnsan Fahr-i Kâinat Efendimiz'e İman


Yirminci yüzyılın son yılları. İslâmî takvim 14 üncü asrın sonunu gösteriyor.

Amerika'da bir matematikçi1 yazar, düşünür; tarafsız ve gerçek bir bilim adamı, emsalsiz bir araştırma yaptı, yıllarca hazırladığı programları kompitüre verdi...

Amacı; gelmiş geçmiş tüm liderleri, fikir adamı ve düşünürleri, kumandanları matematiksel bir değerlendirmeye tabi tutmaktı. Sonuç raporlarını elektronik beyin ekranından okuyacak, kendi yargılarından ötede gerçek bir bilgi elde edecekti.

Binlerce lider ve düşünürün nitelikleri programa verildi. Kompitür .100 büyük insanı değer sırasına göre ekrana verecek biçimde ayarlanmıştı.

Programlar kompitüre verildi, kompitür çalıştı, o matematiksel titreşimlere fiziğin dürüstlüğü, biçimde raksetti durdu.

Sonunda (Michael Hart) numaraya en yüce insanı yazdı.

Gelmiş geçmiş tüm liderler arasında, yücelerin en yücesi peygamberimiz Fahr-i Kâinat Efendimiz'in ismi:

Hz. Muhammed (s.a.s.) okundu ekranlarda.

Olay aslında yüzyılın en önemli olayıydı. Tepkiler, hayretler birbirini kovaladı. Çalışma yeniden kontrol edilip tekrarlandı.- Sonuç değişmiyordu, sonucu hazmedemeyenlere araştırıcının cevabı çok ilginç :

«Neden kızıyorsunuz? Sonuç benim için de sürpriz oldu, ne çare ki sonuç matematiksel ve kesindir.»

Ve kompitür bilimini inkâr etmedikçe bu sonucu bilimsel sonuç kabul etmek zorunludur.

O, insanların şerefidir.

Evren O'nunla anlam kazanmış, Tanrı'ya muhatap olmuştur.

Bilime kutsallığı O bağışlamıştır.

İnsanları hür ve eşit kılan O'dur.

Ve uygarlık kendinden önce girdiği kısır döngüden çıkıp bugünkü maverasına O'nun sayesinde ulaşmıştır.

Allah emretti:

İstersen oturduğun yerin altını, çevredeki dağların altını akan altın yapayım.

Ve yıllar sonra onun ülkesinin altından bu siyah altın fışkırdı (petrol).

Allah efendimize evrenin sonsuz imkânlarını verdi.

Fakat O kulluk ve yokluÄŸu ile iftihar etti.

Ve şimdi ben O yüce varlığı size anlatma yoluna; bilimsel delillerle başlayacağım ve gerçekten mahcubum.

O'nu tanıtırken, O'nun getirdiği manayı, evrenin esrarını anlatmak gerekirdi. Ne çare ki, efendimizi zihinleri bulandırılmış nesillere anlatmak için çağımızda bu kapıdan girmek şart oldu.

Beni affetmesi niyazı ile, efendimize imanın birinci bölümüne geçiyorum.

Efendimizin PeygamberliÄŸine Bilimsel Deliller


TARİHSEL DELİLLER


Efendimiz'in teşrif edeceğini diğer semavî kitaplar bildirmişlerdir. İslâmiyetin zuhuru ile birlikte bu kitaplarda bir çok tahrifat yapılmışsa da anahatlar reddedilmez biçimde kalmıştır.

a.Tevrat: (Sifir 5 - Fasıl 15): «Allah, ben anlara ihvanınızdan sana benzer bir peygamber ikame edeceÄŸim» (bu peygamber ikinci bir fasılda açıklanıyor).

(Sifir 1 - Fasıl 20): «Rabbi Tealâ turu sinada geldi. Bize saireden tulü etti. Faran daÄŸlarında zuhur edecek.» (Tevrat'taki foranın Mekke'de olduÄŸu yine Tevrat tefsirlerinde yazılıdır).

İslâmiyetten önceki bir Tevrat tefsirinde bu ayet şöyle açıklanır: «Mevlidi Mekke, meskeni taybe (Medine), ümmeti vasi olacak.»

Asr-ı Saadet'te; yani efendimiz zamanında birçok Yahudi bilgini, efendimizin bu ayete uyduğunu fakat Kur'an'ı Mikail değil Cebrail getirdi diye İslam olmadıklarını açıkladılar.

b.İncil: (Meta incili): «O ki benden sonra gelecek, benden önce halk olmuÅŸtur. Ben onun pabuç bağını çözmeye lâyık deÄŸilim.»

«Ben gideceÄŸim, size Faraklit(İbranice hamd eden, Yunanca ÅŸifa veren demektir) ruhulhak gelecektir ki, kendi tarafından söylemez, ancak ona hakkın söylediÄŸini söyler.»

Faraklit kelimesi geçince eski hıristlyanlar baş parmaklarını öper gözlerine sürerlerdi (Hz. Mevlâna).

c.Zebur: «Allah Davud'a buyurdu ki:

Senden sonra yasaları ve kuralları olan bir peygamber göndereceÄŸim. DoÄŸudan - batıya nur saçacak, ilk inananlar Arap'tan olacak.»

Efendimiz çağında yaşayan Hıristiyanlığın en ünlü 3 alimi Bahira, Neyfel, Mestura; Faraklit'in efendimiz olduğunu ilan ettiler.

d. Habeş tarihlerinde habeş komutanı Ebrehe'nin Mekke'ye saldırdığı, tam Mekke'yi imha edecekken gökten taş yağdığı Ebrehe ordusunun mahvolduğunu yazarlar ve ilave ederler oradan bir peygamber gelecek (asr-ı saadetten 40 yıl önce fil vakası).

e. Kutsal dinlerin hepsinin yazılı ve sözlü vesikalarında son peygamberin geleceği yazılıdır. Amerika'nın eski medeniyetlerine ait en eski belge Kişe - Maya medeniyetinin kutsal kitabı Popol - Vuh'ta da kayıt vardır.

Hazreti İbrahim; son peygamberin insanları tek Tanrı inancı etrafında toplayacağını ve kendi soyundan gelmesi için Tanrı'ya yakardığını bildirmiştir.

Bütün bu kayıtlar efendimizi tarif etmiştir. Bu tariflerin tümünü bilen ünlü hıristiyan bilgini efendimizi gençliğinde teşhis etmiş, ilk müjdeyi vermiştir.

Efendimizin dünyaya teşrifleri ile. sapkın dinlerin, kutsal saydıkları ateşleri sönmüş, putlar yıkılmıştır. Batı Asya'da Zerdüşt ve Budha dinlerinin mabetleri büyük zelzele ile yok olmuştur.

Habeşistan ve Mısır'daki din bilginleri de bu mutlu yılı müjdelemiş, vaazlarına konu yapmışlardır (hıristiyan yüceleri).

Peygamberlerin geleceğinin tarihsel bir delili, onlar zuhur etmeden o çevre toplumunda ahlak ve adaletin çokmesidir.

Nitekim 15 asır önce efendimiz gelmeden Arap kavminde tüm yargılar yok olmuş, zulüm doruğa ulaşmıştı. Kız evlatlar diri diri mezara konuyordu.


PSİKO SOSYAL DELİLLER


Efendimizin önemli delillerinden biri: İslâmiyetin, o günkü toplumun yaşayış ve bilgilerinden hiç bir iz taşımayışıdır.

Toplum ve fert ilişkileri daima karşılıklı etkileşim şeklindedir. Bir fikir adamı dahi olsa, kişi kendi toplumunun etkisinden sıyrılamaz. Örneğin fikir aleminin en parlak dehalarından olan Sokrat dünyanın düz olduğunu, maddenin 4 temelden geliştirdiğini savunmuştur.

Eğer bazı inkarcıların iddiaları doğru olsaydı, yani Kur'an Allah vergisi olmayıp peygamberimiz tarafından yazılsa idi devrin ampirik ve yanlış bilgileri mutlaka Kur'an'a yansırdı. Halbuki Kur'an değil 15 asır öncenin, günümüzün bile Bilimine hakim özelliğini eksiksiz koruyor.

Namazda zorunlu bir yön için öngörülen kıble (Kabe) konusunda bile, Kur'an, yanlış anlamaları ortadan kaldırmak için Kabe'de ifrata kaçmayın bu bir yöndür diye emretmiş, ayrıca bu yönü bir süre için değiştirerek Kudüs'e de çevirmişti. (Bakara Sûresi, A. 142-148-177).

Nitekim İslâmiyet psiko sosyal etkiler altında kalıp , hıristiyan ve yahudilere bilimsel ve kuramsal tavizler verseydi hiç zorluk çıkmadan anında tüm dünyaya yayılırdı.

Efendimiz peygamber olduğu için bu psiko sosyal etkilerden masundu. Haşa efendimiz peygamber olmasa, Kur'an'ı kendi yazsa mutlaka çağının kuralları, yasaları ve bilimleri İslâmiyet'e, Kur'an'a yansıyacaktı.

Fakat efendimizin hayatı incelenirse görülür ki, O ötelerin ötesinde bir yaratılışın temsilcisidir ve toplumun üstündedir.

Geleceğin tüm evrenine hükmeden bir manaya sahiptir.

Efendimizin psiko sosyal etkilerin üzerinde oluşunun en ilginç yanı, Allah tarafından ihsan edilen Kur'an'ın âyetlerinin o günün bilimine ters düşmesidir.

Sanki, bugün yazılan bir kitabı 15 asır öncesine götürmüşsünüz gibi o günün alimleri Kur'an'ın bilimsel görüşleri karşısında şaşırıp te'vil yolları aramışlardır.

İşin garibi Kur'an'da olmayan, o günün bilim adamı ve yorumcularının açıklamalarını ele alıp, İslâm'a dil uzatan şaşkın İslâm düşmanları çıkmıştır. Kur'an'a bakmadan yanlış yorumları okuyarak İslâmiyete dil uzatmışlardır.

Kur'an bahsinde göreceğimiz gibi en modern zaman teorileri, boyutların sonsuzluğu gibi fizik yasalardan tutun da, Keepler yasalarına, ayrı ortamlarda ayrı fizik güçlerin ve yasaların varlığı ve de bir çok biyolojik gerçekler Kur'an'da mevcuttur.

Ve de ne deha, ne zekâ, ne bir fert, psiko - sosyal etkilerden kurtularak bilimde zamanın, çağının binlerce ötesine sıçrayamaz.

Ve de Kur'an Allah vergisidir ve de onu getiren efendimiz peygamberdir.

Çok önemli bir delil, efendimizin amaçla sonucu birleştiren tutumudur.

Dünyanın tarihinde bütün ihtilaller, mücadeleler şekli ne olursa olsun; toplum liderlikleri kahramanlarının ihtiras gücüne dayanır.

Yine dünya tarihinde hiçbir dava yoktur ki kahramanlarını hükümranlık zevkiyle kamçılamasın.

Hiç bir cemiyet reaksiyonu yoktur ki; savunucuları, tezlerinin amacını kendine akort etmesin.

Halbuki İslâm davasının zahirde en güçsüz devrinde, Arapların tümünün başına geçen efendimiz, her türlü saltanat teklif edildiği zaman şu harikalar harikası karşılığı verdi:

«Bir yanıma ayı getirseniz, bir elime güneÅŸi verseniz Allah davasından vazgeçmem.»

Efendimiz İslâm davasına başladığı zaman o devrin en büyük nakliye şirketinin sahibiydi ve o denli madde varlığına sahipti.

Tüm maddi kaynakları İslâm davası uğruna harcadı ve İslâm zaferi sağlandıktan sonra tek kap yemek, yamalı bir hırka ile günlerini devam ettirdi.

Onun arkadaşları (Ashab) da aynı yolu seçtiler. İslâm zaferi uğruna tüm servetlerini harcadılar ve İslâm zaferinden sonra borçlardan kurtulmadan fani hayatı terk ettiler. Şerefle ve zevkle.

Ve hangi toplumsal hareketin kahramanları dünya tarihinde bu görüntüyü vermişlerdir?

Peygamberliğin şaşmaz bir delili de bu feragattir. İnsanların hayatı riyalarla doludur. Mutlak fedakarlık ve feragat müstesna.

Efendimizin doğruluğu, en yüce ahlakı, dost-düşman, mü'min - kâfir tarafından bütün Arabistan'da öylesine tanınırdı ki, ona Emin (güvenilenlerin en doğrusu) ismi verilmişti.

İslâmiyetten önce ve sonra O'na inanmayanlar bile O'nu hakem tayin ederlerdi.

Tıp psikolojisi, yalanların, sahteliklerin bir karekter yapısı olduğunu labil (oynak) ruh yapısından yansıdığını hükme bağlamıştır.

Efendimizin zengin ve en sağlıklı ruh yapısı herkesçe belli iken, O'nun peygamberliğine daha başka ne delil düşünülür ki.


EFENDİMİZİN BİLİMSEL MUCİZELERİ


Efendimiz'in İslâmiyeti yaymaya başladığı günlerde O'ndan mucize isteyenlere cevabı:

«Akıl sahipleri için, evren mucizedir. Aklı olmayanlara hiç bir mucize etki etmez, sihir der te'vil ederler» buyurmuÅŸtur.

Kur'an Tanrı kitabıdır, elbette onun Tanrı kitabı olduğunu kabul etmek, efendimize imanı kesinleştirir. Şüphesiz Kur'an'ın tümü bir mucizedir.

Ben özellikle meraklı gençlere efendimizin bir kaç tıbbî mucizesini nakledeceğim.

Tıbbî Emirleri :

Hayvanlardan insanlara muhtelif hastalıklar geçer. Bunlardan iki öldürücü kist vardır. Biri trişinoz (domuzla geçer), ikincisi kist hidatik (köpekle geçer). 15 asır önce böyle hastalıklar ve hayvanlarla ilgisi kesinlikle bilinmiyordu.

Hikmetlerin incesine bakın ki, köpekten geçen kist onun pisliği aracılığı ile geçer. Dilinde ve tüyünde yumurtası bulunur. Köpeğin kaplara bulaşması ve onunla oynaşılması yasaklanmıştır. Trişinoz, domuz etinin yenmesiyle geçer, onun yenmesi yasaklanmıştır.

Gerçi domuzun haram oluşu Kur'an emridir. Ancak bu bölümün kaleme alınma nedeni zaten efendimizin peygamberliğine bilimsel delillerden ve ondan gelen emirlerin Allah tarafından verilen emirler olduğu gerçeğidir.

Bu kadar ayrıntılı biyolojik bilginin karşısında hâlâ dudak büken olursa bilim gelir, o dudağı koparır atar.

a. «Bir yerde kolera ve veba varsa oraya girmeyin, orada iseniz çıkmayın.» 15 asır önce hastalıklar cinlere, sıcaÄŸa baÄŸlanıyordu. Halbuki efendimiz bu hadisle hem portörleri tanımlıyor, hem en modern karantina yasasını getiriyordu.

Nitekim, efendimizin emirlerine saygılı olduÄŸu yıllarda, bütün Avrupa kolera ve vebadan kırılır, Asya kırılır, — iki grubun arasındaki — İslâm topraklarında kolera ve veba nadir görülürdü.

b. Efendimiz cüzzamlılarla oturur sohbet eder hatta yemek yerdi.

Böylece cüzzamın sirayetinin zor olduğunu anlatırdı. Bir emirle de onun bulaşıcı olduğunu hatırdan çıkarmamak gerektiğini bildirdi.

«Cüzzamlılardan arslandan kaçar gibi kaçınız.» Bu emirde arslan kelimesinin sırrı sonra anlaşıldı. Cüzzamm en ilginç belirtilerinden biri:

Facies lionalis : arslan çehredir.

15 asır boyunca Asya ve Avrupa'da cüzzamlılar akıl almaz hakaret ve işkence gördüler, islâm toplumunda ise yakınlık şefkat ve şifahaneler. Ancak 20. yüzyılın son yarısında dünya merhamet elini cüzzamlılara uzatabildi.

c. Veremliler eski yıllarda evlerin kuytu köşelerinde ölüme terk edilirdi. İlk kez efendimiz ateş ve öksürükle uzayan hastalıklıları dağdaki çobanların yanına verdi ve İslâm toplumu içinde hem sirayeti önledi, hem de paravantaryum uygulamasını öğretti.

d. Arabistan'da sıcak nedeni ile göz iltihapları çok yaygındı efendimizin iltihaplı göz hastalıkları için teklifi:

«Bir mantar alın onu küflendirin, sonra bir ince demiri ateÅŸde önce kızdırıp sonra soÄŸutarak o küfe sürün ve gözlerinize sürme gibi çekin.»

Evet antibiotik de efendimizden.

e. Hastalıklarla ilgili ilginç bir tavsiyesi, yaÅŸlılara «ara sıra aksırınız» emridir. (Son asırlarda enfiye tiryakiliÄŸi belki de bu tavsiyeye uyma amacından doÄŸmuÅŸtur).

Ünlü bir Fransız doktoru yüzyılımızda bu emirden elbette habersiz, kronik hastalarını bir bagetle burnu tahriş ederek tedavi yolu seçti. Bunun amacı bilimsel bir gerçeği dile getiriyordu. Bütün reflexler arasında Hipotalamustan geçen tek reflex, aksırma refleksidir. Hlpotalamus ise hayatî merkezlerin bulunduğu bir bölge olup uyarılması ciddi durgunlukları giderecek niteliktedir.

f. Efendimizin gerçek ölümü tarifi çok ilginçtir: «Canlılara hasta ve zor durumlarında su verin» diye emrettiklerinde, biri sordu : «Ne kadar ağır hasta olsa da mı?»

Efendimizin cevabı:

«KaraciÄŸerinde su kalan her mahluka su verin, yaÅŸama ÅŸansı vardır.»

O gün için bu tarifi anlamak mümkün değildi, modern su iyonları araştırmaları, su iyonları organizasyonunun karaciğer aracılığı ile yapıldığını ve son su molekülünün orada biteceğini, harikalar harikası bir tesbitle doğruluyor.

g. Efendimizin 14 asır öncesi insanlara öğrettiği temizliği, yıkanmayı, diş sağlığını, modern toplumlar bu asrın başında öğrendi. Hâlâ dünyada yaşayan insanların üçte ikisinden fazlası yıkanmasını bilmiyor.

14 asır önce su ve sağlıkla ilgili temizlik yasalarının gelişi başlı başına bir mucizedir. Bahsi bitirirken çoğumuzun bilmediği bir hikmeti açıklamak istiyorum :

Abdest almak!

İnsanlar gerçi efendimizden 14 asır sonra yıkanmayı öğrendi, fakat abdest almak yıkanmanın ötesinde bir sağlık esrarı taşıyor.

Bilindiği gibi her İslâmın gün aşırı veya her gün yıkanması, el, yüz, burun, ağız, kol ve ayaklarını ise günde en az üç defa yıkaması zorunludur, bunun dîni esasları Sonsuz Nur.'da 3 açıklanmıştır.

Önce suyun beden üzerine etkilerini, bilimsel olarak inceleyelim :

a. Su özellikle büyük yüzeylerde deriye temas edince, dolaşım sisteminde büyük bir uyarılma meydana getirir. Vücudun yüzeyinde, damarın sinirlerindeki daralma ve genişleme (sıcaklık farkına göre) iç organlardaki kanla, yüzeydeki kan arasında büyük çapta değişme sağlar. Başlı başına bu olay bile paha biçilmez bir sağlık reçetesidir.

Kaldı ki bu uyarılmalar, sık sık tekrar ettiği takdirde dolaşımın aksadığı noktalarda biriken toksinlerin kolay dağılmasını sağlar.

Kan hacmindeki bu hızlı sia değişmesi aynı zamanda damarlara bir jimnastik niteliğindedir. Kan basıncında sabit yükselmeler, damar cidarlarında bir anlamda esnekliğin kaybolmasıdır. Elbette kan basıncı bozuklukları yalnız yıkanmakla giderilmez, ne var ki damarların genç yaşlarda bu ekzersize katılmasının hayatî önemi büyüktür.

Bu değişmeler beyin dolaşımı açısından büsbütün önemi haizdir. Dolaşımın çok sıhhatli olması gereği özellikle beyin dolaşımındadır. Abdest alırken (günlük abdestler) özellikle beyin dolaşımı büyük hareket kazanır (yüz, burun, ağız).

Bu cihetle efendimiz bir sohbetinde bu gerçeÄŸi açıklamış; «Siz bunamazsınız; abdest alıyorsunuz» buyurmuÅŸtur.

Özellikle burun yıkamasının orta beyni tembih eniğine evvelce temas etmiştim.

b. Suyun yıkanırken sağlığa kazandırdığı ikinci bir yarar bitkisel sinir sistemi üzerindedir. Farklı ısıdaki suyun yaptığı psikoterapi herkesçe bilinmektedir. Tıbbın tam içine girmemiş olmakla beraber, vücudun bir biomanyetik alanı olduğu bilinmektedir. Sanılıyor ki yıkanma vücut yüzeyinde biriken elektronik dengesizlikleri gidermektedir. Etkinlik mekanizması hangi yoldan olursa olsun bitkisel sinir sistemindeki denge aksamalarını, yıkanma, özellikle abdest alma şeklindeki devamlı uygulama kesinlikle düzeltmektedir.

c. Suyun, daha doğrusu abdest alma şeklindeki uygulamanın en ilginç yararı ise, korunma sistemi üzerinedir.

Bilindiği gibi beyaz kan dolaşımı çok ince damarlar aracılığı ile vücudun her noktasında korunmayı temin eder (lenfatik dolaşım).- Bu dolaşım kanser dahil tüm hastalıklardan korunmanın en ciddi sonucunu teşkil eder. Bu sistemin sağlıklı çalışması da tıpkı normal dolaşımda saydığımız kurallara bağlıdır. Abdest alma, tasavvurun ötesinde yararlıdır.

Abdest almanın şekli özellikle lenf dolaşımı için sanki özel bir tariftir. Boynun ıslak elle silinmesinden, ağız ve burnun defalarca yıkanmasından tutun da dolaşımın en uzak noktalardan tenbihi demek olan el ayak yıkanmasına kadar her uygulama bu sistem için paha biçilmez yarar sağlar.

Ve bütün bu hikmetleri kapsayan büyük sağlık reçetesi, bir ibadet ciddiyeti içinde, 15 asır önce elini bile yıkamaktan aciz insanoğluna getiriliyor.

Yalnız bu mucize efendimizin peygamberliği için kaçınılmaz bir ilmî mucize değil midir?

Abdest almanın bu maddesel yararları dışında elbette manaya yansıyan nice sırları vardır. Bunlara başka bir kitabımızda değindik4, önemli olan Allah'ın ibadete çağırdığı insanoğluna peşin ödediği sağlık bahsindeki sırrın hikmetidir.

Kendini âlim sanıp, efendimizi yalnız dâhî kabul ederek peygamberliğine inanmayanlar, defalarca abdest alarak beyinlerindeki anlayış durgunluğunu gidermedikçe bu kadar acık gerçeği göremezler.


ÜMMÎLİK MUCİZESİ


Ümmîlik Efendimiz'in kıvanç duyduğu özelliklerinden biridir. Sonradan bilgi kazanmamış, okur yazar olmayan anlamına gelir. Cehil kelimesiyle bir ilgisi yoktur. Bilen fakat bu bilgisini doğuştan getiren demektir. Zaten kelime anlamı da doğuştan bilgili demektir.

Hz. Mevlâna ümmîliği şöyle tarif ediyor (Efendimiz'i kasdederek):

«Ãœmmîlik bilimin tümünü doÄŸuÅŸtan getirme san'atıdır. İlmi sonradan öğrenenler, olmuÅŸ ÅŸeyleri bilirler. Ümmîler olacak ÅŸeylerle hiç olmamış geleceklerin gizliliÄŸini bilirler.»

Kazanılır ilimde kendi cağına ait yanılgılar vardır. Ümmîlik bir Allah vergisidir.

İlk ayet gelip de Cebrail bunu efendimize sunduğunda ilâhi emir: OKU idi.

Efendimiz Allah'a karşı «ben okuma bilmem» deyince.

Emir tekrarlandı;

«Oku Allah'ın âla ismiyle oku..»

Buradaki gerçek şu idi:

Sen okuma yazmayı eğitim yolu ile öğrenmedin. Fakat doğuştan tüm yetenekler sana verildi, sırası geldikçe Allah'ın istediği her şeyi bilirsin.

Bazılarına bu gerçek inanması güç gelir, halbuki kabiliyet, zekâ, dehâ ümmîliğin başka tarz ifadesidir.

Birçok büyük dahilerin eğitimde öğrendikleriyle keşif ve bilimsel buluşlarını izah etmek imkânsızdır. Yunus şiir zirvesindedir fakat ümmîdir.

Edison ilkokulu bitirememiş; Einstein lise tahsilinde terklemiştir. Bunlarda da ümmîlik silik biçimde de olsa bir gerçektir.

Asıl konumuz efendimizin hiç bir eğitim görmemiş olmasıdır.

Ve de her bilgi ve beceri dalında zirvede oluşudur ve mucize olan budur.

Askerlik konusunu açtınız mı en usta tabya planlarını onun yaptığını, «harp hiledir» sözü ile askerlik sanatında devir açtığını görürsünüz.

Hudeybiye siyasi anlaşması tarihte eşi görülmemiş bir siyasi zaferdir.

Bilime bağımsızlığı O kazandırmış, bugün dünyada tartışması yapılan bilim özerkliğini yer yüzüne O getirmiştir.

Belediyeyi ilk kuran, savaÅŸta hemÅŸirelik kurumunu ilk kuran O'dur.

Vergiyi, okuyup yazma ve ilim öğrenmeyi ibadet disiplini içine alan O'dur.

Bilinçli bir demokrasiyi kurup onu geliştiren O'dur.

«Zalimin zulmünü yüzüne karşı söylemek ibadettir.» emriyle yöneticileri halka kontrol ettiren O'dur.

Bütün bu kurumlar Selçuklu devrinde yürümüş, yeryüzünün en uygar uygulaması doğmuştur.

Bilim konusundaki harikulade emirlerini bir bahis önce zikretmiştik.

İnsanların yaşantılarını planlayan emirleri ise hepimizi bunalımlardan, âtıl ve miskinlikten kurtaracak; fakat ihtiras peşinde koşan ruh hastası olmaktan koruyacak niteliktedir :

«Bugün ölecekmiÅŸ gibi (ahirete) Allah için; hiç ölmeyecek gibi dünya için çalışın.»

«En hayırlınız dünyayı ahirete, ahireti dünyaya deÄŸiÅŸmeyen (bu dengeyi kuran) dir.n . «Ä°ki günü birbirine eÅŸit insan ziyandadır.»

(Yeni gün daima dünden başarılı olmalı).

EVET... tümüyle ilmi, insanı, toplumu böylesine yöneten; savaşta en güçlü merhametle zirvede..

Ve de ümmî..

İşte O'nun en güzel mucizelerinden biri.


İNSAN VE İNSANDAN ÖTE OLUŞ MUCİZESİ


Efendimizin ruh mimarisi akıl almaz bir san'atın ve sevginin çizgileriyle müzeyyendir.

Bir yanda bitmeyen merhametin temsilcisi; bir yanda adaletin, hakkın yılmaz savaşçısı.

Ölçüsü çok net:

Kendine yönelen tüm tecavüz ve isyanları affeder. Topluma yönelik en ufak haksızlığa karşı çıkar.

Hamile kızının, çok sevdiği amcasının katilini affeder. Efendimiz kişi hukukunda affetmenin doruğundadır. Ve tarihte bir tek örneği yoktur.

En sevdiği dostlarının bile topluma, adalet ve hukuka karşı hatalarını affetmezdi.

Tarihte böylesine güçlü bir ruh mimarisi hiç bir kişiye nasip değildir.

Tarihteki yüceler, ya maraza kaçan bir merhametin zebunu; ya da zulme varan şiddetin temsilcisi oldular.

Gece sabahlara kadar ibadetle ayakları şişer, gündüzleri yılmadan yorulmadan insanların meselelerine, dertlerine koşardı. Yer, içer, şakalar yapar, savaşta döğüşür ve sonra bitmeyen ibadetlerinin raksına; düşüncelerinin maverasına çekilir. Halbuki tarihte fikir adamları ya çileye girip dünyadan el ayak çekmiş; ya da beşerî zevklerin akıntısına kendini bırakıvermişti. İnsanları, içinde bulunduğu şaşkınlıktan kurtarmak için bir elinde fikir ve ruh meşalesi, bir elinde kılıcı böyle bir kahramana tarih bir kez daha rastlamadı ve rastlayamayacak.

İşte ruhta en ince çile yanında, nizamda en kuvvetti haşmet gerçek vicdanın tarifidir. Ve tüm vicdanlar o vicdana nisbet kurarak insanlığa kavuşur.

İşte bu da bir mucizedir, mucizelerin en zarifidir. Bu engin yüceliğine rağmen efendimiz her olayda Allah'tan gelen emrri beklemiş ve kararlarını bir. kul olarak vermeyi seçmiştir.


KUL OLUŞ MUCİZESİ


İlk bakışta bu ara başlık garip gelir. Ne var ki akılcı bilimle efendimize bir başka noktadan yaklaşacağız.

Efendimizin bu bölüme kadar incelediğimiz yanlarından öğreniyoruz ki O bilimden yana, insanüstü ahlâkından yana, insanüstü mucizevî bir yaradılışa sahiptir. Değil 14 asır önce, günümüz biliminin bunca gelişmesine rağmen bir emsaline rastlamak mümkün değildir.

O'nu, mucizevî yaratılışı karşısında, beÅŸer ötesi varlık olarak kabul etmemiz, karşısında olanlar için bile tartışılmaz bir gerçektir. Halbuki O; «Ben kulum, bu benim en övündüğüm yönümdür» buyuruyor.

Hem mucizevî varlık, hem kul oluş birlikte nasıl olur? Bunun bir tek alternatifi vardır : Peygamberdir.

Yani kuldur fakat Allah tarafından görevlendirilmiştir. O nedenle mucizevî hale sahiptir.

Peygamber olmadıkları halde, efendimizin insanüstü niteliklerinin pek azına sahip olanlar kendilerini insan üstü itân etmişlerdir. Örnek mi? Zerdüşt. Konficius gibi, yeni dünyada, batıda böyle evreni tesadüf; kendini insanüstü ilân eden niceleri geldi geçti.

Halbuki efendimiz sade bir kulun hayatını yaşadı. Kendine karşı yücelen tüm övgüleri reddederek, kendine kul dedirtti, dinin giriş andı olan kelime-i şahadete bile özellikle kendinin kulluğunu belirten kelime ekledi.

EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN ABDÜHU VE RASÛLÜHU.

Şahidim ki Muhammed Allah'ın kulu ve resulüdür.

Efendimizin beşeriyet ötesi biliş, seziş, oluş niteliklerine rağmen, özellikle kul olarak yaşaması, onun peygamberliğinin en büyük delilidir.

Efendimizin yüce anneleri Âmine annemiz büyük bir şairdi. Ölürken efendimiz için :

«Kâinata sonsuz bir hayır bırakıyorum» mısrası ile süren bir ÅŸiirinde ne güzel ifade etmiÅŸti 0'nu..

Kul, Sûre-i İhlas'da belirtilen Samed sıfatına her yönden bağımlı kişidir. Efendimiz bu makamı tercih etmiştir..

Efendimiz kulluğu tercih etmekle bize derslerin en güzelini vermiştir:

Ben bunca beşeriyet ötesi biliş, seziş ve oluşuma rağmen kulluğu seçtim. Siz ey insanoğlu, ne derece yükselirseniz yükselin; nereye erişirseniz erişin, sakın şaşırıp varlık iddia etmeyin. Kulluğu seçin demektir. Buna karşı; Allah Kur'an'da :

«Sen ne güzel bir yüksek ahlâka sahipsin.» emriyle efendimizi müjdeler...


HAMD MUCİZESİ


Efendimizin ismi Muhammed (S.A.V.) dir. Muhammed en güzel hamd eden demektir. Hamd'ın anlamını bugünkü kuşak iyi bilmez. Hamd, övgü demektir. Ancak arapçada bir çok kelime vardır. Hamd ise, anladığı, bildiği bir şeye karşı övgü demektir. Bir fizik alimine hamd dernek o bilim adamının yaptığı tüm fizik keşifleri bilip anlayarak yapılan övgüdür.

Efendimizin isminde hamd, Allah'a en güzel hamdı yapan anlamına gelmektedir. Nitekim Kur'an bu kelime ile başlar ve efendimizin hamdi kastedilir (Fatiha bölümüne bak).

Allah'a en iyi hamd eden, O'nun yüceliğini bilerek O'nu över, cümlesinin sırrına dikkat ediyor musunuz?

İnsanların taşa toprağa taptıkları, peygamberlere Allah'ın oğlu dedikleri devirde, efendimiz geliyor ve tek Tanrı'yı öğretiyor. Bununla kalmıyor, O'nun tüm sıfatlarını, özelliklerini bize övgü ile öğretiyor.

Günümüz ilminin bile zorla yaklaşım sağladığı Tanrı gerçeklerini 14 asır önce böylesine net biçimde getiren insan peygamber değil midir?

İşte gelmiş geçmiş tüm insanlar arasında, Tanrı gerçeğine en iyi yaklaşımı sağlayan efendimize, sırf bu yönden bakarsak bile büyük bir mucize delili tesbit etmiş oluruz.

Alışılmış, yıllarca İslâm düşünürleri tarafından işlenmiş, Allah fikrine çok yaklaşım sağladığımız için farkında değiliz. Eğer efendimiz gelip, bize; hamd'i, Allah'ın niteliklerini öğretmeseydi, biz bugün hâlâ sapık ve çarpık düşünceler içinde Allah'ı arıyor olacaktık.

Hamd'i hiç bilmeyecektik.

Efendimizin bize Allah'ı bilerek övgüsü, öğretmesi mucizelerin en yücesidir.

Ve biz efendimize her şeyimizi borçluyuz.


ONUN İÇİN DOĞU VE BATI DÜŞÜNÜRLER NE DEDİLER?


Ciddi bir akıl buhranı içinde olmayan herkes peygamberimize hayrandır. Ancak biz, hayranlığını imanla tamamlamayanları makbul saymıyoruz.

Batı, şuuraltımıza öyle sokuldu ki; oradaki düşünürler ve devlet adamlarından bazılarının sözlerini aktararak okuyucularıma konuşmalarından doküman vermek istedim :

Goethe : Beşeriyet ve ayağını bastığı her şey, çimenler, çiçekler O'nun nefesiyle yaşıyor.

Bismark: Beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bir daha görmeyecektir. Seninle aynı çağda olmadığım için üzgünüm. Kitabın senin değil Allah'ındır. Bunu inkâr ilmi inkârdır.

Bernard Shaw: Hakiki demokrasinin ideali İslâmi-yettir. İslâmiyet madde ve ruhu; ahlakla ilmi birleştiren tek dindir. Avrupalıların aradığı din, Muhammed'in (S.A.V.) dinidir.

İnsanlığın "kurtarıcısı Hz. Muhammed (S.A.V.) "dir. 20'nci yüzyılın sonunda İngiliz İmparatorluğu'nun İslâm olacağını sanıyorum.

L. Brunton: İnsan büyüklüğünü hangi ölçüye vurursak vuralım hiç bir insan O'ndan büyük olamaz.

Lamartin : Amacın büyüklüğü, vasıtaların imkânsızlığı ve alınan sonucun ihtişamı insan dehasının ölçüsü ise; Hz. Muhammed'le kıyaslanmaya kim cesaret edebilir?

John Dawenport: O'nun mucizesi her çağ içindir; ebedidir.

V. Giurgiu: Hz. Muhammed dünya tarihinin en büyük şahsiyetidir.

Karlayl, Tolstoy efendimizin hayranlarının başında gelir.

Batının en ileri fikir adamları olan bu zatların iman meselelerinin iç yüzünü Tanrı bilir. Biz onları hürmetle anıyoruz.

İslâm dininin gereÄŸi efendimize imanın ÅŸartları vardır. «O yüce bir insandır» demek İslâm imanı için yeterli olamaz. Kur'an hükümlerinin topluca incelenmesinden sonra efendimize iman ÅŸartlarını şöyle özetliyoruz :

1. Son peygamberdir.

2. Kur'an O'na ilham yoluyla deÄŸil, vahiy yolu ile verilmiÅŸtir.

3. Kuldur.

4. Ümmîdir.

5. En yüksek ahlâk O'na verilmiştir.

6. Hz. İbrahim soyundan gelmiştir. Ancak Arap Kureyş kabilesine mensuptur.

İslâmiyet hiç bir dinde görülmeyen bir toleransa sahiptir ve iman hususunda zorlamayı Kur'an yasaklamıştır.

Allah, bu yüce nimeti zorla değil, yalvarana vermeyi seçmiştir. Böyle olmasaydı Avrupa'da bir tek İslâm düşmanı kalmayacak kılıçtan geçecekti.

İslâmiyeti çok iyi anlayan ünlü bir Batılı düşünür eğer İspanya'da ve Vlyana'da İslâm orduları yenilmese uygarlık 300 yıl gecikmezdi diyor.

Efendimizin yüceliğini O'na övgüyle ifade mümkün değildir. Her İslâm yücesi, hatta her İslâm, elinden geldiğince O'na hayranlığını ifadeye çalışmıştır.

O'nun, bundan sonraki bölümlerde, evrendeki özelliğini anlatmaya çalışacağım. Yine de benim körlüğümden el yordamı ile aktardığım olacaktır. Onu ancak Tanrı bilir.

Efendimiz daha 4 yaşındayken annelerin annesi O'nu bir şiirinde söyle anlatmıştı:

«Herkes ölecek, her yeni eskiyecek, her çok fend bulacak (sonlanacak), ben de öleceÄŸim, fakat namım kalacaktır. Tertemiz bir evlad doÄŸurdum, dünyaya, çok büyük bir hayır bırakıyorum.» (Hz. Âmine annemiz).

Ve hepimizin annesi efendimizin nazenin kızı Fâtıma sultan bir şiirinde:

«Peygamber Ahmed'in toprağını koklayanlar, ebediyete kadar güzel koku duymasalar da olur.»

«O'nun vefatı ile benim üzerime öyle musibetler devrüdi ki; gecelerin üzerine devrilse, karanlıkların rengi deÄŸiÅŸirdi.»

EVET efendimiz için söylenen şiirlere NAAT denir. Bunların onbinlerce örneği vardır. Bir tanesini bugünkü dille özetleyerek başka bir bölüme geçeceğim (Nabi'nin naatı).


EY ZİYARETÇİ

Hatalardan kaçın, burası Allah sevgilisinin köyüdür. Mustafa'nın makamı, Allah nazarının mekanıdır. Bu toprağın sırrından evren yok olmakdan kurtuldu. Ve âmâların gözü bu topraktan açıldı. Burası peygamberlerin eşik öptüğü dergâhtır.

Nabi'den özet.

Mânâ Gözü ile Efendimiz


Buraya kadar efendimize maddesel yönden yaklaşım sağlamaya çalıştık. O'nu çözmek ve anlamak için elbette bu tahliller yetersizdir. Zaten en sade bir insanı bile madde bilimlerinin eleştirisiyle çözemeyiz. Kaldı ki, zirve insan, evrenin en yücesi efendimizi anlamak için mananın perdesini mutlaka aralamak gerekir.

Bu kitabımız, madde ve mana konusunda bir eser deÄŸil, yalnız iman konusunu iÅŸleyen bir konuya sahiptir. Mana nedir? Var mı? gibi soruların cevabını «Ä°nsan Bilinmezi» isimli kitabımda ayrıntıları ile bulacaksınız.

Burada mananın çok ana kurallarına yine değineceğim. Mana, bilinç gibi, akıl, aşk gibi oluşları ve gerçekleri kapsayan bir bilimdir.

Madde gibi, üç buutlu sisteme, mekana hapsolmamış gerçeklerin, tümü mana sözcüğü altında toplanmaktadır.

Ruhun varlığını da ispatladığımız, «Ä°nsan Bilinmezi» isimli kitabımızda da deÄŸindiÄŸim gibi; Allah'ın varlığı, ruh-gibi bir çok meseleler, mana yolu ile sezilir. Mana, akılcı bilimsel düşünce içinde bilinebilir, anlatılabilir.

İnsanın billûrlaştığı efendimizi, manada izlerken insanlara ait bir çok oluşları da öğrenmiş olacağız.

İnsanlığın şerefi efendimiz, kulun bittiği; Allah'ın başlamadığı intikal noktasıdır.

Allah'ın en yüce sanat eseri efendimiz, çokluğu tekliğe yansıtan maveradır.


KUR’AN VE EFENDİMİZ


Kur'an şüphesiz tüm insanlara hitap eder. Ama önce efendimize. Çünkü Tanrı'yı efendimizden iyi anlayan olmadığına göre; Kur'an öncelikle efendimize hitap eder. Bu açıdan her âyet efendimize ait bir inceliği özünde tarif eder. Ancak, biz ayrıntılarda bu öz manaları nakletmeyeceğiz.

Açık ve net olarak efendimizi bize anlatan âyetlerden bazılarını özetleyeceğim :

1. Seni evrenlere ancak rahmet olarak gönderdik.

2. Ben ve meleklerim (Ben Allah iken) salavat getiririz (O'nu sevgi ile yücelterek anarız). Ey insanlar siz de, O'nu sevgi ve saygı ile anıp bana iletin ben peygamberime yansıtayım.

3. Sen ne güzel bir ahlâk üzerindesin.

4. Ey kat kat esrara bürünen kalk; insanları aydınlat. (Müddessir suresi).

5. Biz sana kevseri (tüm varlıklar denizini) verdik.

6. Sen varlıklar için belde-i eminsin (güvence olan iklimsin), teklik sırrına çoklukları sen iletirsin. Seni yaratılışın en güzel katından yarattım (Tin suresi).

7. O bana, mırac'a gelirken tüm evrenleri ayaklarına serdim. Hiç bir şeye bakmadan -ve eğilim göstermeden- yalnız bana döndü (Sure-i Necm).

8. Senin gönlünü açdık, şanını yücelttik. (S. İnşirah). (Senin gönlüne sonsuz mekanlar verdik ve güzelliğini seyrettik).

9. O mekanların bittiği, sınırların maverasında Sidretü'l-Müntehâ'yı aştı. İki yay arasından daha yakın (Kaabe kavseyn) tekliğe ayine oldu. (S. Necm).

10. Şüphesiz Rabbın sana verecek, sen de hosnudluğun sonsuzuna ereceksin. (S. Duha). (Her an ayrı şeenle tecelli ederek buluşun sonsuz zevkini alacaksın).

Evvelce değindiğim gibi Kur'an'ın her âyetinde bazan açıkça, bazan gizli,, efendimize, O'nun yüce sırrına bir işaret vardır.

Bu nedenle bir âşıkın dediği gibi : Kur'an, efendimize Allah'ın sevgi dolu bir övgüsüdür.

İnsanların efendimizi tam gerçeğiyle anlaması mümkün değildir. Efendimiz çokluktaki varlıkların tümünü vahdete; tekliğe ileten bir intikal merkezidir.

Bir anlamda ufuktaki en gaye kuldur; bir anlamda da kulluğun bittiği, ilâhi tekliğin yansıdığı noktadır.

Kur'an Allah'ın ahadiyetini, kendi öz ve benzersiz tekliğini, kesinlikle koruyan çizgileri çizmiş. Sonra teklikten çokluğa doğru intikalleri, evrenlerin niteliklerini ve yoğunluklarını kat kat açmıştır. Ve insanı, Adem örneği üzerinde sınırlamış, onu nefsi, gönlü (kalbi) ve ruhu ile tartışmasız niteliği içinde çokluk alemindeki yerine koymuştur. Allah sıfatlarının; bir anlamda çokluk yansımalarının sonucu; insan ve diğer varlıklar yaratılmıştır. İnsan farklı olarak Allah güzelliğine ayna olmuştur. Ve kesinlikle Allah'a ait bir parça değildir.

Ne var ki onda, çokluklar sisteminde kendinin çokluk niteliklerini terketme (nefs arınması) sırrı vardır. Bu da ilahlaşma değil; çoklukların kişisel varlıktan kurtulmasıdır. İşte bu yetenek doğrudan doğruya efendimizin san'atıdır. Bundan sonraki bölümlerde bu sırrı açmaya çalışacağım.


ELEST VE EFENDİMİZ


Elest meçlisi, ya da kalû belâdan beri deyimini çok kimse bilir. Zamandan eski bir anın öyküsüdür Elest...

Allah kendi güzelliğini seyretmek istedi ve bilinmeyi muradetti. Alemleri ve varlıkları yarattı. Bu anda zaman yoktu. Ezel denir, bu yaratılış anına. İşte o, zaman dışı bir anda Allah tüm varlıklara ve alemlere emretti:

«Elestü Birabbiküm» ben sizin rabbiniz deÄŸil miyim? Böyle bir emrin elbette cevabı evet olmalıydı. Ne var ki öykünün bu yanı sanıldığı gibi kolay deÄŸildi. Çünkü Tanrı'nın" hitabı, evrende bir noktadan hoparlörden çıkan bir ses gibi deÄŸildi. Evrendeki her noktadan, varlıkların her zerresinden ve özünden gelen bir sesleniÅŸti. Çünkü Tanrı; tek bir mekanın, noktanın, temsilcisi deÄŸildi. Mekanlardan ötede, fakat mekanların ve varlıkların her noktasında, özünde gizli bir mekansız mana sırrıdır. İşte varlıklar ve alemler kendi özlerinde mekansız bir sesleniÅŸi duyunca; önce zevkle irkildiler, sonra paniÄŸe kapılıp ne diyeceklerini ÅŸaşırdılar.

Nasıl şaşırmasınlar ki. evet deseler; peki siz kimsiniz? dense nereden mecal (güç) bulup kendi varlıklarını tayin edebileceklerdi. Özlerinde, mekanlarının ötesinde Tanrı seslendiğine göre kendi mekanlarını nasıl bulacaklardı?

Bu panik öyle yaygınlaştı, evrenleri öyle sardı ki; tüm varlıklar kendi özlerinde yok olmaya, mekanlar durulup bitmeye başladı.

Fakat evrende o ilâhi emir canlı ve ihtişamlı namesiyle çınlıyordu.

Ruhlar bile, çokluktaki noktalarında, varlıklarını yitirmiş, tekliğe doğru yönelmişti.

Evrenler solmak, bitmek üzereydi.

İşte bu sırada evrenlere can veren bir ses duyuldu :

Evet (belâ) şüphesiz rabbimizsin.

Bu ses. Efendimizin Tanrı emrine cevabıydı. Tüm evrenler, varlıklar yeniden can buldu bu sesten.

Bu niyaz, Tanrı'nın öyle hoşuna gitti ki; tüm varlıklara yeniden can ve mecal verdi.

Ve sonra ruhlar, bu evet sırrına katılıp Tanrı'ya niyaz ettiler.

İşte Allah'a iman ve yaklaşımın ancak efendimiz sırrı ile olabileceği kuralı bu gerçeğe dayanmaktadır.

Çokluktaki varlıklar Tanrı'nın mekan ötesindeki sırrına ancak Efendimizin Tanrı'yı bilen, bulan, anlayan, idrak penceresinden bakabilir. Aksi halde ya kendini kendi mekanında bağımsız bir varlık sanır, ya kendi özündeki Tanrı'nın mekansız varlığına dayanamaz yok olur.

Halbuki Tanrı, varlıkların mekanlarının iç yüzünde bu gerçeği bilmeleri, sonra niyaz etmeleri için evrenleri, özellikle insanı yarattı.

Varlıklar arasında bu ince hilkat sırrını idrak eden tek varlık Hz. Muhammed (S.A.V.) efendimizdir. Allah onun sırrından; insandan insana bir intikal (iletişim) sağladı. Bu iletişimin mekanı kalpdir, gönüldür. Ve sonra da bu sırrı taşıyan, gönülden efendimize iletişim sırrını koruyan insanı, evrenin seçkin varlığı ilan etmiştir. Adem'e secde edilmesi emri bu hikmetle doğmuştur.

Bu gerçekler Fatiha'nın iç yorumudur ve mana ilimlerinin temelidir.

Allah bir emrinde:

LEVLÂKE LEVLÂK, LEMMÂ HALAKTÜ'L-EFLÂK (Kudsi Hadis)

«Sen olmasaydın, sen olmasaydın alemleri yaratmazdım» buyurmuÅŸtur. Bunun sırrı açıktır. EÄŸer, efendimiz elest andında; «evet şüphesiz rabbimizsin» demeseydi, alemlere yeniden can verilmeyecekti.

Bu gerçekler yaratılışın ve var oluşumuzun temel yasalarıdır. Bu yaklaşım sağlanmadıkça sonsuzluğa varılmaz.


ALLAH GÜZELLİĞİ VE EFENDİMİZ


Allah'ın tanımı imkansız muhteşem güzelliği Efendimizin gönlünde mekansız sonsuzluklara yansıdı ve Allah kendi güzelliğini Efendimizin kalbinde seyretti.

Fatiha'da emredilen hamd, zikirlerin (Allah'ı anış) en anlamlısıdır.

Hamd: Yüceliği, güzelliği bilerek, anlayarak övme demektir. Onu anlamadan övme şükürdür.

Allah'ın güzelliği O'nu seyrederek idrak olur ki, O'nun hamdı hamdların en güzelidir ve kelime anlamı Muhammed'dir.

İşte efendimiz Allah güzelliğinin ayinesi olduğundan Allah için Efendimiz en öz bir tutkudur. O (efendimiz) Tanrı için her şeydir ve evren sanatı içinde en incesi Efendimizin yaratılmasıdır.

Evren ve yaratılışın sırrı Efendimizde billûrlaştığına göre: Allah'a nisbetimizi, yani iman potansiyelimizi (değer ve gücümüzü) nasıl sezinleriz.

Eğer Allah'a inanıyor ve de Efendimize bir iletişim bulduysanız mutlaka Allah sevgisi ve kulların bu sevgiyle iletişimli ceryanı sizden geçecektir. Bu kural şaşmaz. Eğer siz bu niteliğe geçemiyorsanız bir yerde kopukluk vardır. İşte sonsuzlukta yol bulan İslâm yücelerinin Allah ve insanlık sevgisi, Allah güzelliğinin kaçınılmaz sırrında; Efendimiz kanalından böyle yansımaktadır.

Allah güzelliğinin Efendimiz gönlünde tecellisi, Efendimizde alemlere rahmet hikmeti; tüm yaratılmışlara bir şefkat ceryanı doğuşudur. Çokluk alemi mutluluğu ve sevgiyi bu şefkatten kazanır.

Maddede bile, atomun elektronları, canlıların DNA'sındaki ilgi, hep sevgi sırrından doğar. Evrendeki yasaların böylece en başında sevgi yer alır. Hele insan Allah'ın güzelliğine ayine olan Efendimizi sevmekle zorunludur.


TEKLİK-ÇOKLUK VE EFENDİMİZ


Allah diledi; teklik sırrındaki güzelliğin, bilinme ve seyredilme özlemiyle sonsuz evrenlere, boyutlara yansıyarak sevgiyi yarattı.

Sevgi, sonsuzlarda, çokluklarda parladı ve ışık ışık evrenler, varlıklar doğdu. Bu güce takılan her şey yaşadı, var oldu, sonra hep Allah güzelliğini bulmanın özlemiyle raksetti.

VE KÜLLÜN FÎ FELEKİN YESBEHÛN. (Yasin suresi). Bu gerçeğin yasasını Kur'an diliyle vermektedir.

Efendimiz çokluktaki raksların, teklik özlemi ve Allah güzelliğine hasretin tümünü kendi özünde toplayıp Allah'a ileten sırdır.

Bu ince hesapta, Allah'ın mekansız sonsuzluklarındaki güzelliğinin sırrı gizlidir. Yani Allah sonsuz yüzlerde mekanların özünde öylesine gizli bir güzellik saklamıştır ki; ancak Efendimizin idrakinde seyretmiştir kendini. Böylece, mana dediğimiz; kavramı çok güç tanım ortaya çıkmaktadır.

Çünkü önce bilinç, sonra kaçınılmaz bir özlem; Tanrı'nın mekanların özündeki güzelliğine hızla yaklaşır. Tüm boyutlar, madde evreni, sonra kesafetsiz evrenler tek tek bizden geride kalır. Bu varış, aşk dediğimiz dönüşümdür.

Yüzeyde bile, bazı örneklerle Tanrı, bu gücü bize tanıtmak için nice akıl almaz öyküler yaratmıştır.

Bu anlaşılması, kavranması güç mana sırrına bir yaklaşım sağlamak için, maddeden örnekler vermek istiyorum.

Normal cazibe (çekim) küçük iki demir bilyeyi etkilemez ve onları birbirine yaklaştırmaz. Manyetik bir alan onları çılgın gibi birbirine yapıştırır. Bu alan, teklik gücü gibi o bilyelerin atomsal dizilişlerinde öyle esrarengiz bir etki yapar ki, gelişigüzel sıralanan atomlar akıl almaz fırtınaya düşmüş gibi koşup mekanını yırtmak ister.

Bu alan, bir elektrona öyle hız verir ki; elektron bir hızlı raksa başlar. Bir anlamda ışınlaşır. Kendi süratinin yüzbinlerce kat üzerinde harekete geçer. Nitekim ilerdeki uzay yolculukları için böyle manyetik alanlar düşünülmektedir.

İşte aşk; normal iman ve Tanrı sevgisiyle Efendimizin yarattığı manyetik alanda, insan zerrelerinin tekliğe; Tanrı'ya koşmalarını temsil etmektedir.


ENFÜS-AFAK VE EFENDİMİZ


Madde ve madde ötesi bilimlerde geçerli olan çok önemli bir olgu vardır: Enfüs (içsel dizi) ve âfak (yüzeysel kuruluş). Batı bilimlerinde pek örnekleşmemiş olan bu tanımlar gerçekte bir çok bilinmezin anlaşılmasını sağlar. Önce bu deyimlerin maddesel anlamlarını özetlemek istiyorum :

Bir maden parçasının enfüsü, atomları; afaki ise, dışının sertliği, parlaklığı ve şeklidir.

Atomun enfüsü kuanttır. Afaki ise gezegenlere benziyen elektronik dünyası. .

Bir canlının enfüsü, genetik şifreleri; afaki ise o canlının dıştaki şekilsel görünümüdür. Genellikle maddesel varlıklarına kişilik veren âfaklarıdır. Değişik görünüm daima âfakta olup enfüslerde genellikle birlik vardır. Metaller birbirinden çok farklı oldukları halde bu görünüm âfaktadır. Ve bütün metallerin atomları aşağı yukarı birbirine çok yakındır. Hele atomların enfüsleri hemen hemen aynıdır. Âfakları ise dıştaki elektronik görünümlerdeki farklardır. İşte enfüs ve afakin birinci özelliği budur.

Ayrılıklar dışta; birlikler, teklikler içte; enfüsdedir. Enfüsün ikinci önemli özelliği; afakin her noktasında var olmasına karşılık onun içinde ve özünde oluşudur.

Demek ki; tüm maddesel varlıklar kendi özlerinde daima bir teklik sırrı taşırlar. Bu sır o varlıkların en ufak noktalarında vardır ve o maddeyi her yerinde temsil eder.

İşte, manada enfüs Efendimiz'dir. Her güzelliğin her noktasında gizlidir. Bizler âfak sayılırız. Gönül noktamızda o enfüs; yani mana tüm inananları özünde toplayarak tekliğe; Tanrı'ya iletir.

Bu gerçeği abartılmış sanmayın, düşündüğünüzde inanca ve Tanrı'ya ait bizde hangi bilgi, sezgi ve oluş varsa hepsi Efendimiz'den gelmiştir.

Bütün inananlar aynı sezgi ve bilgileri aldığı için enfüsde gerçekler tektir. O da Efendimiz'dir.

O halde enfüsümüzdeki bu birlik tekliğe nasıl yaklaşım sağlar. Efendimizin sırrına ne kadar yaklaşırsak kişiliğin, ayrıcalığın hırçın mutsuzluğundan ve telasından o kadar uzak kalırız.

Bir toplumda, fertler arasında ne kadar çok ayrıcalıklar varsa, orada inanç o kadar azdır. Fertler arasında, ayrı kişilik ve kutuplaşmalar ne kadar azsa, o toplum Efendimizin ahlâkını temsil eder.

Özündeki cevheri karartanlar ise enfüsleri yitik, âfakda kalanlardır. Bunlar solmaya mahkûm bitkiler gibi âfakta biterler.

Enfüste, efendimizin sırrında ölmezlik vardır. Kendi afakini bu enfüsün sırrı ile yıkayabilenler; yani O'nun ahlâkı ile süslenenler ölmezlik şehrine göçerler.

Onlar bu dünyada daim canlıdır, hep vardırlar.


GÖNÜL-AŞK VE AN GÜZELLİĞİ


Daha önceki bahislerde Efendimizin, Tanrı güzelliğine nasıl bir ayine olduğunu tanımlamaya çalışmıştım. Enfüs ve âfak bahisleri kavramınca, insan kalbini anlamak kolaylaşır.

İnsanın özünde madde ile madde ötesi, kalbde ağızlasır. Bu adeta afakin; yani yüzeysel ve şekilsel yapının; aslına; özüne; enfüsüne dönüş yeridir. Mekanların mekansızlıklara açıldığı pencere.

İşte gönül penceresi iman sırrı ile bir kez açıldı mı. mekansızlıklarda ilk etki aşktır. Çünkü mekansızlıklar Tanrı güzelliğinin yansıdığı sonsuz yüzeylerdir. (Bu tezad 'zıdlık' değildir. Mekan sayılı yüzeylerin geometrik yeridir).

Daha önce izaha çalıştığım gibi. Tanrı güzelliği Efendimiz? aynasına yansıdığından; gönül projektörü yönelince Efendimizden yansıyan çok özel bir güzellik doğar. Bu, güzelin çok güzel olan bir anı gibidir. Bu ışına, bu seyre an güzelliği denir. Zamanların erişemediği bu güzellik bir an parlamıştır. Bu anın, tüm zaman boyunca sihri gönülden çıkmaz.

İşte İslâm yüceleri tarifi imkansız bu güzelliği seyretmiştir. Bir Yunus'un, bir Mevlana'nın şiiri bu An Güzelliğinden dökülmüş, bir Fuzuli'nin aşkı tarifi bu güzellikten yansımıştır.

Elbette, ömründe bir kez tatlı yememişe, balı anlatamazsınız.

Fakat o tatlıyı yememişler, çoğunlukta da olsa, bal vardır.

Gönül (enfüs sırrı) sevgi ve cazibeyi zorunlu bir coşkuyla emer, güzelliğin sonsuz mekanlarına doğru açılır.

Ve sonra Tanrısal tecelliler (iletişim ve yansımalar) doğar.

Böylece ya ayrılıklar, firkat ve özlemler; ya seyretmenin, kavuşmanın, yok olmanın coşkusu doğar.

Aşk, sevgi ve güzelliğin kuralları, maddeye hiç benzemez. Özellikle okuyucularımdan bu noktanın inceliğine çok dikkat etmelerini rica ederim.

Aşkda özlem ve firkat mutsuzluk sanılır. Yanlış. O aşkın özel bir zevkidir.

Yine aşkda sevenle sevilen ayrılamaz. Hz. Mevlâna der ki:

Siz hep bülbülün aşk şarkısını dinler, onun iniltisine yanarsınız.

Pekiyi, gülün kadife teninden açılan goncası ve nazlı kokusu bir özlem şarkısı değil midir?

Efendimizin sonsuz güzellik titreşiminde özel bir nokta, O'nun kulluk noktasında yaşama sırrıdır. Allah'ın güzellik tecellisi ile oluş ve buluş son noktasına ulaşmış, sonra kulluk noktasına dönüp onun yansımasını özlem ve hasretle beklemiştir.

Ve de Uhud'daki tecelli, bu raksların bir özel mekanıdır.

Aşk, hasret ve güzellik sanılmasın ki; bir gül bahçesi masalıdır.

Hayatın her anında yaşayan bir san'attır aşk. Davranışların, vicdanın her noktasında o yaşar, bu nedenle de, sevgisi olmayanın vicdanı olmaz.

Efendimiz getirdiği sevgi dalgaları ile insanlara bir vicdan bağışlamıştır.


EFENDİMİZ VE FATİHA


Kur'an'ın ilk sûresi; bir anlamda özü ve önsözü olan Fatiha, Allah san'atının inceliÄŸi içinde, efendimizi tarif eder. Mana bilimleri; «Fatiha okununca, Efendimiz teÅŸrif eder ve Fatiha bu güzelliÄŸi dile getirir» der.

Fatiha Kuran'ın veriliş intizamı içinde mütekellimi (söyleyeni) çözülemeyen bir sûredir. Kelimelerin tam karşılığı

Hamd Allah'ın, Rabbil alemin, Rahman, Rahim. Dîn gününün maliki. Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım yakarırız. Bizi sıratı müstakime hidayet eyle. (Bizi doğru yola aydınlatarak ilet). Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna; sapık ve nasipsizlerin yoluna değil.

Görüldüğü gibi âyetlerin hepsinde söyleyen ayrı gibidir. Sanki kuldan Allah'a bir dilek bir niyaz görünümü vardır (özellikle 4. - 5. âyetler).

Halbuki Fatiha Kur'an'ın en önemli süresidir ve mütekellimi Allah'dır. Bazı sûrelerde kulun niyazı ya da fiilleri ve de sözleri verilmiÅŸtir. Ne var ki o ayetlerin başında : «de, de ki, dediler» gibi emirler vardır ya da : «bana şöyle niyaz edin» ÅŸeklinde giriÅŸler vardır. Fatiha'da, söyleyeni bu nedenle çözmek çok güçtür. Hele 4 - 5'inci ayetler hep bize, bizi gibi topluluk ifadesi taşır.

Bu özellikler özenle seçilerek Fatiha Tanrı tarafından lûtfedilmiştir. Acaba Fatiha neden bu esrarengiz tarzda verilmiştir? Nedeni ehlince bellidir. Fatiha Efendimizin gönül ekranından ruh koordinatlarına yansıyan niyazıdır.

Neden mi?

Önce Fatiha hamd'la başlar. İzah ettiğim gibi; hamd Allah'ı tanıyarak O'nu övmektir. O'nu tanımak ancak Efendimizin san'atıdır. Ve O bütün mü'minlere O'nun tarafından öğretilen bir san'attır.

O halde, Cenab-ı Hak âlemlerin Rabbi olan Allah'a, hamd'ı, kulluk görevi olarak emreder. Allah; «Bu ilâhi san'at, ismiyle de tescil ettiÄŸim gibi sevgili Muhammed'imdir» diye Kur'an'a baÅŸlıyor. (Elest bahsinde bu sırrı gördük). Allah ismiyle birlikte «Alemlerin Rabbi» sıfatının ilk âyette zikredilmesi; alemlerin yaratılışına ve eleste baÄŸlantı içindir.

İkinci âyet «rahman ve rahim» yine Efendimizi yaratış ve sonra elestle tekrar ihya sırrını gerçekleÅŸtiren iki ilâhi sıfattır. (GeniÅŸ açıklaması Fatiha'nın Kırk Yorumu isimli kitabımızdadır).

«Din gününün maliki» üçüncü âyet: «Åžimdiki gelip geçici saltanatlara aldanmayın. Dinin size haber verdiÄŸi din gününe gerçek inanın» emridir.

Dördüncü âyet ise tamamiyle efendimizin niyazıdır. Zira «Yalnız sana kulluk ederiz; yalnız senden yardım yakarırız» sözleri bir ferdin söylemeye cesaret edebileceÄŸi and deÄŸildir. Zaten çoÄŸul olması da efendimizin, ardındaki inananları Allah'a takdim tarzı olduÄŸunu açıkça beyan etmektedir.

Doğru yola düşmek için, Tanrı hidayetini niyaz da, bizler adına Efendimiz'in niyazıdır.

6 - 7. âyetler de, Efendimizin yolunun tarifidir. Nimet verilenlerin yolu ve de nasipsiz sapkınların yolu değildir.

işte efendimizin niyazı ruh koordinatlarından gönül ekranına verildiği için, Fatiha'nın tekellüm tarzı böylesine esrarengiz ve güzeldir.

Tanrı emridir, bir kul niyazı edasındadır. Fakat Allah kalb-i Peygamberideki niyazı aynen âyetleÅŸtirmiÅŸ bu nedenle de «de ki, deyiniz ki» diye bir kelime ilave etmemiÅŸtir. EÄŸer bu kelimeler olsaydı anlamdan niyaz-ı Muhammedî olduÄŸunu çıkaramazdık.

Fatiha'nın, tüm bilinmezleri açan sûre (feth sözcüğünden), şifa veren sûre ve Kur'an'ın anası, özü gibi isimler alması taşıdığı bu niyaz-ı Muhammedi sırrındandır.

Fatiha bu sırrı ile okununca elbette efendimizin nuru tecelli eder. Ölülere ulaşan bir rahmet-i ilâhidir.

Fatiha'yı okudukça ve tekrar tekrar gönülden okudukça Efendimize doğru bir adım daha atmış, O'na yaklaşmış oluruz.

Ne mutlu onlara ki, Fatiha'yı okurken gönül ekranında Efendimizi seyrederler.

Efendimize iman budur.

Felsefede Kader Tartışmaları


Dünya bilim ve düşünce tarihinde olsun, insanın kendi iç dünyasında olsun en çok tartışılan konulardan biri, kader konusudur.

Maddeciler, artık kaderin tartışılmasına gerek yok derler. Halbuki kader, yeni bilimsel gerçekler karşısında Tanrı varlığını simgeleyen bir cehreye büründü ve kader maddecilere de kaçınılmaz bir son getirdi.

Düşünürler arasında kader konusunda birbirine ters 3 görüş vardır:

a.Fatalizm: Kayıtsız şartsız kadercilik (eski deyimle cebriye). Çok eskiden beri hakim olan bu düşünceye göre insanın olayların seyrine bir katkısı olamaz. Her şey büyük iradenin yansımasından ibarettir.

b.Determinizm: Aşırı maddeci Buhner, Meleskot ve Ekil'in ortaya attığı maddeci inanca göre; olaylar doğanın madde yasalarından oluşur ve insana, evren gücü değil, belli fizik yasalar etkindir.

Ne var ki; bildiğimiz naturalizm yaşatan öylesine az ki; Determinist bir tespit yapmak imkansız. (Andre Crezom).

Zaten ünlü Newton bile, «Bizim bulduÄŸumuz kanunlar henüz bir mütearifedir, evren yasalarına eriÅŸemedik» demektedir.

c. «Olayları insanların iradesi yürütür» görüşüdür ki, eski dilde cehdiye denir.

Çoğu zaman, anlamsız tartışmalara sahne olan bu görüşlerin hiç biri İslâm kader felsefesine uymamaktadır. İnsanların iradelerinin kaderin yapıcısı olduğunu kabul etmek, bir nevi determinizm sayılır. Çünkü insanların iradelerini de belli noktalarda biyolojik etkilerle psikolojik davranışlar ayarlar. Hatta insan iradesinin kadere etkili olduğu bir yerde fatalistleri de haklı çıkarır. Bir delinin tarihte savaş çıkardığı görülmüştür. Burada irade bağımsızlıktan ziyade iç dünyasındaki bunalım söz konusudur ki; bu kez bilinç ötesi etkiler ve bir anlamda toplumun kaderi o noktadan yansımıştır.

Kişisel kaderlerde de Determinist bağlantıyı izah imkansızdır. Mesela; bir olayın hazırlanmasındaki karmaşık, çelişik biyolojik yasaları tesbit etmek imkansızdır. Ya da benzer olaylarda bile fdrklı sonlar doğurur.

Bir kaza sırasında ise, genellikle bilinç çekilir. Refleksler yönetimi ele alır. Burada da sonuç bir anlamda yazgıdır.

Yazgı kavramına tam bağlantı halinde ise, hukuk, ceza ve ahlâk sistemleri yürütmek mümkün değildir.

Einstein gibi modern kaderciler ve dinlerin tümü fatalizm yanlısıdır.

Ateist ve materyalistler determinizmden yanadır. Çıkar ve sömürücü guruplar ise insan kaderini kendi zeka ve iradeleriyle yarattıklarını sanırlar.

İslâmiyet, her üç görüşe belli ölçülerde karşıdır. Bir anlamda üç görüşün bilinçli bir sentezini yapar İslâm kader anlayışında. Bunu ilerde göreceğiz.

Ancak önemli bir noktayı vurgulamak istiyorum. Kader ve onun üzerindeki yazgı kavramlarının temelinde zaman gerçeği yatar.

Eğer, zamanı bir geçiş sıralaması sayarsak; kaderde rolü olamaz.

Ya zaman sabit bir düzlem gibi geçmişi ve geleceği sergileyen bir videoteyp'se; o zaman fatalistler haklı çıkar.

Determinitslerin, haklı yanları; genellikle eşyanın kaderindedir. Bir molekül şu kadar ısıtılırsa şu kadar genleşmek onun yazgısıdır. Atom çekirdeğine zorla bir nötron sokarsanız onun ışın salması da bir kaderdir. ı

Fakat determinizmin bir türlü yanaşmadığı bir gerçek vardır. O ısıtma, o nötronu sokma yazgısını kim yazmaktadır.

İslâm kader inancı da; eşyanın kaderinde fizik yaşaları var sayar. Ancak onları başlatanın, tesadüfler değil, evren bilincinin yazgı kompitürü olduğunu kabul eder.

Önce zaman kavramını bilimsel bir eleştiriye tabi tutalım. Sonra kader konusunda zihinlere gelecek tüm soruları cevaplayacağız.

Zaman ve Ötesi


Zaman, binlerce yıl bir takvim, bir saat niteliğinde kavrandı. Her yeniyi eskiten, yıpratan, solduran büyülü nefes.

Ve nihayet ölüm yazgısının acımasız onayı... Kutsal kitaplarda, özellikle Kur'an'da; zaman gerçeğine götüren pek çok işaretler vardır. Ne çare ki kavranması çok güç olan zamana, insan zihni bir türlü yaklaşım sağlayamadı.

Düşünürler, yüce kutsiler, onu seziyor biliyor; anlatımda, üstü kapalı davranıyorlardı.

Bilim adamları arasında ünlü bir islâm Türk fizikçisi — Horasanlı Cabir— 12 yüzyıl önce zamanın gerçeÄŸine ilk bilimsel yaklaşım saÄŸladı. Onun, mesafeler gibi bir mekan çizgisi olduÄŸunu açıkladı(Bir italyan bilim adamı onun için; «Yeryüzüne ilimde ışık tutan 10 önemli kiÅŸiden biri de saati, cebiri, nitrik asidi bulan ünlü Türk matematikçidir.» dedi.).

Yıllar, yirminci yüzyılın ilk çeyreğine geldiğinde Batı bilginleri zaman gerçeğine parmak basmaya başladı (Einstein - Koziref).

Bu bilim adamları; zamanın, mekandaki değeri arasında teoriler kurarken, laboratuarlarda ilginç bir sonuç çıktı. Işınların yarı ömürleri değişmez fizik kurallar olduğu halde; mekanın çeşitli katlarında yarı ömür değişiyordu. Işınların yarı ömrü matematik bir gerçek olduğuna göre; mekan dilimlerinde değişen zamanın akışı idi.

Demek, zaman evrenin her yerinde aynı hızla akmıyordu. Bu deneysel sonuç her iki bilim adamının görüşlerini doğruluyordu. Daha önemlisi Kur'an'ın evrende zaman akışının çok farklı olduğunu bildiren ayetleri, bilimsel delillerini günümüzde buluyordu.

Önce zaman konusundaki matematik eleştirileri özetleyeceğim.


ZAMANIN MATEMATİĞİ


Zamanın bir boyut gibi mekana ilgisini Einstein ileri sürdü. Einstein'in «Zaman bir boyuttur ve dördüncü koordinattır» ÅŸeklinde özetlenen teorisinin bilimsel delillerini şöyle özetleyebiliriz:

a) Zaman denklemi Einstein'in sonsuz boyutlar sistemi için kurduğu matematik ifadede N : 4'e uymaktadır.

b) Zaman büyülme ve küçülmelerde diğer boyutlara; yani geometrik zaman boyutlarına (boy - en - derinlik) aynı oranda uyarlık göstermektedir. Mesela milyarlarca km ile ifade edilen yıldızlar sisteminde; zaman milyonlarca yılla ifade edilen değerlerden işlem görür Atom çekirdeğinde mesafeler milyar kere milyonda bir santime kadar küçülür o vakit zaman da milyarda bir saniyeye iner; yani boyutlar büyüdükçe zaman da büyür, boyutlar küçüldükçe zaman da küçülür.

Einstein'in teorisinin en ilginç yönü dördüncü boyut olan zamandan ötede henüz algılayamadığımız boyutlar olmasıdır.

Bu teorinin bilimsel yönden biyolojik bir gerçeği de i vardır. Boyutlar canlılar tarafından çeşitli kademelerle algılanıyor. Örneğin bir çok sürüngen 2 boyut algılar. Derinlik duygusunun algısı bu canlılarda yoktur. Bu hayvanlar çevreyi fotoğraf gibi, daha doğrusu karton filim gibi seyreder. Dördüncü boyutu yalnız insan algılar. O da belli oranlarda (zaman kavramı). Bundan sonraki kavramlar ise canlıların maddesel algı sınırlarını aşar.


ZAMANIN FİZİĞİ


Einstein'den yıllar sonra Koziref hemen hemen Einstein'le başlattığı zamanın statik enerji olduğu konusundaki görüşlerini Amerikan milli bilim mecmuasında yayınladı (Kitabın aslı; US Department of comınence joint publication cervice 4 4 + h and adam drive S. W. Washington DC 20443 adresinden istenebilir). Bu bilim adamına göre; zaman durgun bir enerjidir. Varlıklar ondan aldığı enerjiyi kullanarak sürerler. Ve de bu enerjiyi bitirince ya da kullanamaz hale geldiklerinde yok olurlar. Aynı bilim adamı moleküllerin geometrik yapılarının bu enerjiyi iyi alabilme ilkesine göre yaratıldığını söyler. Hatta DNA'nIN helezon yapısını bu gerçeğe göre düzenler.

Koziref'in ikinci önemli tesbiti, zaman enerjisinin olayın başında ve sonunda aynı süratte harcanmadığı gerçeğidir. Bilgin, şeker molu yapılırken zaman harcamasındaki bu farkı tesbit etmiştir. SOL'a polarize moleküller bu beceriye sahiptir; yani zaman enerjisini kolay emer. Onun için canlılar sol amino asidini kullanır.

Bizim evrenimizde olaylara enerji katan bir zaman enerjisi katkısı vardır. Koziref dünyanın en büyük astrofizikçilerinden biridir.

Amerikalı teorik fizikçi «Commineation Orcanisation of Selence» isimli kitabın önsözünde, er geç zamanın yayılan enerjinin kalıbı olduÄŸunu göreceÄŸiz diyor.

Buradan çıkan toplu sonuç; zamanın bir enerji olduğu ve de değişme ve hız açısından fizik nitelikler içinde değişkenlik taşıdığı gerçeğidir.

Önemli olan birbirine ters gibi görünen Einstein ve Koziref teorilerinin uyuşum meselesidir. Bize göre bu teorilerde çok büyük terslik yoktur. Aksine ortak yanlar vardır. Şöyle ki :

1.Zaman gerçek niteliği açısından ve fizik kavram yönünden değişik bir enerjidir.

2.Matematiksel bağlantı yönünden dördüncü boyut gibi davranır (Formülde ispatlanmıştır). Onun zaman niteliğinde olması boyut olma gerçeğini kaldırmaz, aksine boyutlarla enerji iletişiminin özdeşliğindeki gerçeği doğrular.

3.Zaman, mekanların katlarında farklı etki ve yansımalara sahiptir. Bir anlamda, varlıkların ömürleri, mekanın çeşitli yanlarında değişiktir. Elbette bu değişme mekandaki boyutlar ve koordinat oluşumuna göredir.

Şimdi her iki teoriyi haklı çıkaran ünlü kozmik ışınların ömürleri konusunu özetleyeceğim.

Bir çok uzay ışınlarının yarı ömrü o kadar kısadır ki; onların bir yıldızdan diğer bir yıldıza gitmeye bile, ışık hızına rağmen ömürleri yetmez.

Pİ ve ETA mezonların yarı ömürleri dünyadaki deneylerde 10...10 saniye olarak bulunmuştur. Bunların, bu kısa ömürlerine göre, ömürleri aydan bile dünyaya gelmelerine yetmez. Halbuki uzay çalışmaları göstermiştir ki; bu ışınlar, güneş ya da bazı yıldızlardan dünya atmosferinin dışına kadar gelebilmektedir. Bu ışınların bozulma ürünü olduğunu varsaysak bile onları doğuran hyperonlar (signa ve kaskad) ışınlarının yarı ömründe ışınların arza ulaşmasına yetmez.

Dalga mekaniğinin yasaları gereği; ömürler değişmez, şu halde değişen uzaydaki zaman akışıdır. Uzayda belli bir mekanda 1 saat geçtiği zaman dünyada 1000 saat geçmiş olabiliyor. (Sûre-i Meâric ayet 4'de Kur'an'da uzayın yahut evrenin bir yerinde 1 gün 50.000 yıl olduğu yazılıdır).

Yine Secde suresi, 5. âyetinde; O iş sizin hesabınıza göre (saya geldiğinize göre) bin sene, bir günde O'na yükselir, emredilmektedir.

Böylece zamanın, mekan ve varlıkların matematiksel hali ve süratiyle genleşmesi söz konusudur. Bir anlamda Relativile kavramını da içerir. Ne var ki relativile olayda değil, bizde ya da dünyadaki şartlardadır.


ZAMAN VE YAZGI


Zamanın fizik ve matematik bir niteliğe sahip olması, onun belirli bir ekran olup olmama kavramını, yani yazgı ve kaderi bu kez bilim gündemine getirdi.

Einstein diyor ki: Bir olayın evrene, yansıması ışınlar aracılığı ile olur. Dünyanın bir yerindeki olayı aynı anda dünyanın başka bir yerinde ışınlar aracılığı ile göre-, biliyoruz.

Şimdi şöyle bir fizik mantığına geçelim:

Dünyadan 2000 ışık yılı uzakta bir yıldıza, çok kudretli bîr teleskop yerleştirirsek ve dünyanın Kudüs bölgesine baksak ne görürüz? Elbette 2000 yıl önce çıkan ışınları, örneğin Hz. İsa'yı ve onun hayatını.! .

Nitekim bizden 2000 ışık yılı uzaktaki bir yıldız, 1900 yıl önce yok olsa bile biz onu hâlâ görürüz. Çünkü 2000 yıl önce çıkan ışınlar henüz bize yeni ulaşıyor.

Elbette bu sözler zamanın akış hızı yönündedir. Ancak başta Einstein olmak üzere bir çok fizikçi zamanın diğer buutlar gibi bir niteliğe sahip olduğunu; mesafelerde; nasıl gerideki değerler açık bir belirginlik gösteriyorsa, zamanın gerisinin de belirgin olduğunu kabul ediyor. Bu görüş, yazgının değişmezliğinin bir başka ifadesidir.

Evrenin yaratılışı bir kompitür sistemindeki band üzerine yazılmış yasalar sistemidir. Tüm olaylar, kompitürün ekranına, yazgıdaki programın, sıra ile yansımasıdır.

Gezegenlerin ve atomların hayatlarının kesinlikle önceden verilen programa göre olduğu fiziksel bir kuraldır. Dünyanın üzerindeki tüm doğa olayları da kesinlikle biyolojik bir ön programla yürümektedir. Atmosferin, oksijen oranının milyonlarca yıl eğreltilerce sağlanması ve hayvan bitki örtüsündeki değişmez oranlar, deniz suyunda mineral oranların sabit kalması gibi. Koziref'in deneyleri, hayat kartlarımız olan DNA Helezonlarının, zaman enerjisini geometrik durumlarına göre çekip harcaması, kaçınılmaz bir biyolojik yazgının varlığını ispatlayan bilimsel gerçeklerdir.

Şu halde zaman; evrende karmaşık bir koordinat; yani bir anlamda yazgılar cetvelidir.

Bu konuda daha birçok bilimsel tartışmalar vardır. Evrenin gelişmesi, Parite teorileri, Dağılan parçacıklar gibi teorilerin ayrıntıları da zamanın bir yazgı alanı olduğunu doğrulayan gerçeklerdir. Konuyu fazla dağıtmadan burada bağlamak istiyorum.

İnsanlarla eşyanın yazgısı farklıdır. Bunu da, İslâm'ın kader üzerindeki görüşlerini inceledikten sonra anlayabileceğiz.

EÅŸya fizik kaderini yaÅŸar.

Acaba insan bir pikabın iğnesi gibi kendi kaderini nağmeleştiren bir sırra mı sahip?

İslam'da Kadere İman


İslâm, kader kavramını ilâhi kudretin ışığı altında tahlil etmiş ve sonuçlara o noktadan yaklaşmıştır.

Kâinat nizamını basit kanunlardan ibaret sayanların kaderi kavraması imkânsızdır. Allah'a iman bahsinde açıkladığım gibi, Cenab-ı Hak, azamet ve kudreti, ilmi iradesiyle kâinata o derece hakimdir ki; her olay O'nun her an tasarrufunda seyreder. Karıncanın inciyen ayağı, dev yıldızlardan çıkan sonsuz ışınların dalga boyu, O'nun sonsuz kompitür sisteminin; Tanrı tasarrufunda (yönetimi altında) dır. Önceden halkettiği kanunlar da, ayrıca bir kez daha ledünnî bir kanunlar sistematiği içinde tekrar tanzim edilmiştir. Ayrıca, Allah, her olaya o olaydan daha yakındır. Ve her olay ceryan ederken mutlaka bir ilâhi izne ayrıca tabi olur.

İnsan iradesi de bu genel kuralın dışında değildir. Bir anlamda ilâhi sistemin belli bir noktada takdirinin tezahürüne vesile olmak, aracı olmak durumundadır.

Allah'ın hatasız ve arızasız çalışan nizam sistemi; milyarlarca elektronik kompitürlerin bir merkezidir. Burada ilâhi irade Allah'ın sıfatlarındaki hikmetlerin ayrı ayrı sırrı ile bağdaştırılarak hüküm haline gelir. Zaman ötesi bir süratle tecelli eder.

Yani Allah tüm fizik ve biyolojik yasalarını adalet, rahmet, güzellik, kudret gibi esması ile ayrıca bir kez daha birleştirir ve irade, kader ortaya çıkar.

Allah tüm maddesel ve madde ötesi varlıkları bu harikulade nizam içinde kısmen determinist (yasaların zorunlu sonucu) ve tamamen fatalist (cebri) tasarrufuna mahkum etmiştir.

İnsandaki ayrıcalık; insandaki yapısal özellikten doğar. İnsan ruhu bir ceryan-ı ilâhi vasfında olduğundan; ilâhi takdir, bir ruh ceryanı nedeniyle insana yansıyınca, insanda zahiri bir güç ve irade görünümü arz eder. Allah'tan başka kudret olmadığı aşikârdır. İnsandaki istek ve arzu ile bunu kuvveden fiile çıkarması tamamen ruh olayıdır. Bu ceryan ise, ilâhî kompitüre bağlıdır. Ancak insan kendini fiilinin yaratıcısı sanır (nefs yanılgısı).

Allah insanda irade sırrını inanç açısından bağımsız kılmıştır. Bundan sonra da, hayır ve şer karaktere yönelmek, yine Allah'ın Ledün'daki kaderleri seçmek açısından kısmen bağımsız olmaktadır. Ancak bir insan bu basit bağımsızlığı ile ne toplumların, ne de kendi kaderinin çizgilerini çizemez. Bunu iddia. Allah dışındaki bir güç ve irade varlığı gibi gülünç bir yanılgı olur.

Şu halde bir insanın belli ölçüde bir olay doğurması ya da bir olayda payı olması; taşıdığı ruhun, yani ilâhi ceryanın sırrıdır.

ilâhi irade insana ruh yolu ile yansır. Ve olay doğar. Yoksa ilâhi irade dışında kimse olay yaratamaz.

Kur'an İslâm'ın bu ana ilkelerinin ışığı altında irade ve kader konusunu şu esaslar içinde kurallaştırmıştir:

a. Kul talepde muhtardır. Ve isteği istikametinde ilâhi irade tecelli eder. Zaten İslâm hukukunda mesuliyet bu noktadan gelişir (Ali İmrân Suresi).

İnsan kötü bir olay yapmışsa; sorumluluğu, olayı yaptığı için değil; onu talep ettiğindendir. Çünkü hiç bir olay yukarıda özetlediğim ilâhi takdir kompitürlerinin dışında cereyan edemez.

b. Talepde; insan istidat açısından eşit şartta yaratılmıştır. Hem kötüye ve hem iyiye eğilim bakımından aynı yetenektedir. Bu yüzden insan suçu ve iyiliği seçme açısından tamamen sorumludur. Yeteneklerin eşitliği Sûre-i Beled'de emredilmiştir.

c. Ağır olmayan bir yanılgı sonu şerri talep etmek halinde ortaya çıkacak kötü kaderi; dua ve sadaka aracılığı ile önlemek mümkündür (çeşitli hadis ve âyetler), İmam-ı Gazzali; kaderin reddi (dua vasıtası ile) de yine kader cümlesindendir der.

Zaten tövbe, dua ve sadaka, bir anlamda ilâhi iradenin büyük deryasında olumlu ceryana bağ kurmak demektir. Zaten rahmet-i ilâhi; afv etmek, en güzel kaderi vermek için günde milyonlarca kez bahane aramaktadır.

d. AHah kulun talep ettiğinin ötesinde insan için daima en hayırlı kaderi lütfeder. Ancak Cenab-ı Hakk'ın Rab esması gereği bazı imtihan tecellilerini şer telakki etmemek gerekir.

e. İnsanın hukuki mesuliyeti ile inanç konusundaki sorumluluğu; bir yandan, ilâhi kudretin bir hadiseyi kavrayan değişmezliği; bir yandan, küllî irade ve cüz'î irade kavramlarını getirmiş ve sonu gelmez tartışmalara yol açmıştır. Bütün bu tartışmaların gereksizliğini şimdiye kadar söylediklerimizle cevaplamış oluyoruz. Ancak konuyu, tüm bu bahsi, en açık noktaya kavuşturacak bir hadisle bağlamak istiyorum :

(Nakleden Hz. Ali: Mahalli bir cenazede Baki Gargat mezarlığı, Medine) Efendimiz cenazeden sonra etrafında toplanan Ashaba :

«Ä°Ã§inizden hiç kimse, Nüfusu mahluktan hiç kimse yoktur ki, onun kaderi önceden tesbit edilmemiÅŸ olsun.» (Said ve ÅŸakilik yeri).

Hz. Ali'nin sorusu : O halde bizim çabamız?

Efendimiz:

«Saadet mukadder kiÅŸiyi, kader hayır amele; ÅŸer ehlini kader ÅŸer amele sevkeder.»

Ve Sûre-i Leyl'den şu âyeti okudu :

«Kim ki Allah'tan korkar O'nun hakkını verir, güzel kelimeyi tasdik ederse; muhakkak biz ona hayra kolaylık verir, haslet müyesser kılarız. O kimse ki hakka buhl edip Allah'ın inayetinden istina eder. Güzel kelimeyi (Kelime-i Tevhid'i) tekzib ederse ona da hayra karşı ÅŸiddeti mucip bir haslet müyesser kılarız.»

Bu hadisten ve hadis içindeki âyetten anlıyoruz ki, kaderin kazaya karşı derin bir muhabbeti vardır. İnsan kendi kaderini sever ve ona koşar.

Mânâ Gözüyle Kader


Kader üzerindeki yoğun tartışmaların hemen hepsi İslâm'ın temel felsefesini anlamamaktan gelmektedir. Özellikle Kur'an ve onun anahtarı Fatiha'nın iyi anlaşılmaması, kader üzerinde yanlış bilgi ve yanılgılara yol açmaktadır.

Önce kader konusunda bazı deyimleri inceleyeceğiz, sonra da Fatiha anahtarı ile kaderin tam tahlilini yapacağım.

1. Kader ve Ahlâk :

İnsandaki talep ve isteği temsil eden küçük irade ile gerçek irade olan küllî iradenin nisbetleri şahısların ahlâkına göre farklılaşmaktadır.

İnsan nefs açısından »e kadar azgın ise; küçük iradeleri ÅŸerri istemekte, dolayısiyle o yönde kaderin tecellisinde o kadar etkindir. Bir anlamda böyle kimseler seçtikleri kader sayfasında bağımsız görülür. Gerçek, ÅŸerri seçmekten ibaret bir tercihtir. Dış görünüşte azgınlıkları baÅŸarı gibi görülür. Böyleleri Allah'a karşı savaÅŸ açmışçasına çılgın bir isyanın temsilcisidir.

Nefs arındıkça; irade-i cüz'îye tükenmeye başlar. Nefs sıfıra yaklaşırsa irade-i cüz'îye de sıfıra ulaşır. Artık talep ve istek bile yüce yarodanm iradesinde erir, yok olur.

2. Hayır ve Şer:

İslâmiyet Tanrı'nın tek kudretini tanıttıktan sonra hayır ve şer konusunda diğer dinlerin düştüğü yanılgıyı kökünden düzeltmiştir. Hayır da, şer de evrenlerdeki tek kudret olan ilâhi iradeden yansır. İsyan ve imanda, hayır ve serde istekte direnenler ilâhi kudretin gücünün o yönde tecellisinde düğme çeviricisidir. İslâmiyet bu önemli yasayı Amentü'sünde perçinlemiştir.

Bir isyancının İslama vermek istediği zararların tümü de, bir kuduz virüsü de, oksijen ve karbondan yararlanma gibi kudret-i ilâhiden yararlanır. İslâm'ın ona karşı çıkması da elbette kudret-i ilâhînin yansımasıdır.

Zaten şer ve hayır, ayrı renk sayfalara yazılan birer şifre gibidir ve ilâhî kudret bu bahsin başında söylediğimiz gibi Allah'ın değişmez kader kompitür yasaları içinde sürer. Bu kompitürlerde Allah'ın sıfat tecellileri yürür. Onlar içinde Rab, Gaffar sıfatları olduğu gibi; Kahhar ve Müntakim sıfatları da vardır.

3. Allah'ın Şeenleri:

İlâhi sıfatlar her an ayrı bir güzellik içinde yansıyan değişik tecellileri sergiler (Sûre-i Rahman).

Allah'ın her an değişen tecellileri yine bu kader kompitür sistemi (Levh-i Mahfuz) içinde ayrı ayrı kaderleri yansıtacak biçimde seyreder. Tecellinin sonsuz nakışları bu sistemin matematiği içinde her an şaşmaz hesap sonuçları verir. Pratik bir deyimle takdir-i ilâhi önceden belirlediği emr içinde, Allah'ın her an değişen tecellileriyle süslenmiş ve tekleşmiştir.

4. Kaderin Özelleşmesi:

Takdir-i ilâhi, levh-i mahfuz dediğimiz büyük kompitürde oluştuktan sonra; bazan dua, sadaka, Allah'ın ayrı ve özel tecellisi, ya da manevî terbiyede olan dervişin özelliği nedeniyle değişik biçimde gelişir. Bu durumda kader:

a. Rüyada geçiştirilir.

b. Hızlı bir zaman geçişinde geçiştirilir.

c. Zaman içinde zaman halinde geçiştirilir.

Zaman içinde zaman deyimini tasavvuf okuyanlar bilir. Bu tanımı şöyle özetleriz : Kısaca bu olaya zaman düzleminde bir noktadan yeni bir zaman çizgisi çıkarmak diyebiliriz. Abdülkadir Geylâni Hazretleri, zaman konusunda büyük düşünce kargaÅŸasında olan bir derviÅŸine; abdest alırken ve saÄŸ kolunu yıkamışken, bu uygulamayı yapmış ve onu zaman içinde zaman aleminde; bir kasabaya ışınlamıştır. DerviÅŸ orada ilk ÅŸaÅŸkınlığı geçtikten sonra geçim derdine düşmüş, iÅŸ bulmuÅŸ, yedi yıl yaÅŸamış evlenip iki çocuk sahibi olmuÅŸtur. Ve sonra aniden Hz. Geylani'nin «ÅŸimdi zamanı öğrendin mi?» sorusu ile kendine gelmiÅŸ ki; sol kolunu yıkıyor (Abdest almaya aynı zaman noktasında devam ediyor).

Hayretler içinde hayal gördüğünü düşünürken Hz. Geylâni bu kez orada edindiği eşi ve çocukları getirivermiştir.

Zaman içinde zamanın bir başka tarzı da Kur'an'da emr olunan Ashâb-ı Kehf olayıdır. Orada tersine görünen bir işlem yürümüş zaman Ashâb-ı Kehf için durmuş, dünya için işlemiştir

Fatiha ve Kadere İman


1. Vasıta ve Kaderin Tecellisi:

Kaderin tecellisinde genellikle insanlar aracı olur. Her , türlü hayır ve şer işlemlerde bu vasıta vardır. Buna bakarak insan yanılır. Hayır ve şerrin insandan doğduğu yanılgısına kapılır. Ameliyat yapan doktor, ilaç bulan kâşif, dünyayı harp ateşine atan zalim diktatörler gerçekte bir vasıtadır. Kadere iman'ın özü, bu aracı ile Tanrı'nın gerçek kaderini iyi fark etmektir. Allah'a imanın, dinin temel ilkelerinin en önemli bir noktası budur. Bu yüzden Âmentü'de, yalnız kadere iman edin denmedi; hayır ve şerrin Allah'dan geldiğine ve kadere iman ettim diye açıklama yapıldı.

Günde 40 kez okuduğumuz Fatiha bu hikmeti bize açıklayarak başlar.

«(O) din gününün sahibi, yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.» (3. ve 4. âyetler).

Buradaki incelik şudur: Dünyada iken zahiri aldatıcı malik ve melik görünümleri vardır. Dünyadaki karton malikleri görüp de onlarda varlık var sanmayın. Mahşerde mutlak maliki göreceksiniz. O zaman dünyadaki bu sahte maliklerin gücü var sandığınıza çok esef edeceksiniz.

4'ncü âyet: Yalnız benden yardım isteyiniz, ben dilersem bir aracı ile, size veririm dilersem direkt veririm.

Şu halde kadere imanın en önemli sırrı Allah'tan dilemek ve yalnız Allah'tan dilemektir. Bir insandan, bir kuvvetliden istiane edilmez. En çok bir istek için müracaat edilir. Bu, sebebe baş vurmaktır; tasavvufda teşebbüs kelimesi kullanılır. Bu da bir iş için bir nev'i dilekçe ile başvuru niteliğindedir. Ondan ötesine İslâm, nasip diyerek gerçek kadere imanını perçinler. Ancak burada bir miskinlik unsuru vehmetmemelidir. Çünkü teşebbüs islâm'a yakışan tarzda bilinçlidir. İşin özelliğine göre elinden gelen en üstün gayret içindedir. Mesela, imtihana girecek-se; tüm imkânları ile çalışıp hazırlanacak, beceri gerekirse en üstün mahareti kazanacak biçimde uğraşacaktır. Bu tarz bir imanın toplum yaşantısı açısından önemi akıl almaz yüceliktedir. Toplum içinde kırgınlıklar olmayacaktır. İşi olmadığı zaman dostuna gücenmez, nasip der. Riya kalkar; kendine yardım edene teşekkür eder, köleleşmez.

Kadere inanan toplum, bazı nasipsizlerin sandığı gibi miskin değil, tam sıhhatte olur.

2. Gayret ve Teslimiyet:

Bir İslâm gayret ve teslimiyetin ince dengesi içinde olur.

Fatihada 4'ncü âyet zarif bir şekilde bu dengeyi dile getirir.

Yalnız Allah'a kulluk etmek sonsuz bir gayrete verilen taahhüttür (söz vermedir).

Yalnız Allah'dan istiane ise teslimiyeti simgeler.

Gayret bir tohumun toprağı omuzlayıp fidesini yer yüzüne ileteceği kadar güçlü olmalıdır. "Teslimiyet, hareket kabiliyeti olmayan ağacın; yağmur beklemek için, dua eden yaprakları gibi rikkatli ve munis olmalıdır."

Necmettin Kübra Moğol istilasına karşı yüz yaşını aşmasına rağmen savaşmış, gayret örneği vermiştir.

Her işte olduğu gibi gayret ve teslimiyette en iyi örnek Asr-ı Saadettedir.

Uhud'da dünyanın en kahraman savaşını veren Ashab, Hudeybiye muahedesinde Efendimizin yazılı emirlerine teslimiyet içinde rıza göstermiştir.

Gayret, nefse zor gelen her türlü çabanın aşılması; teslimiyet; Rabbin kaderini bilme bilincinin sırrından duyulan huzurdur.

Gayret, takdir-i ilâhi ceryanımn kendi noktasından akışına duyulan kulluk rızasıdır. Rıza demek boyun bükmekten ibaret değildir. İrade-i ilâhinin kendinden akışına teşne olmak, Allah'a kendini sevdirme san'atı ve gayretidir.

Gayret ve teslimiyete güzel bir örnek de İstanbul'un fethinde gözlenir. Sonu gelmez dualar yanında karadan denize indirilen gemiler... İslâmiyet! meskenet sananlara veyl...

Ancak bilmeliyiz ki; gayretlerimiz, tüm çabalarımız ilâhi takdir kompitürünün kontrolü ve tasarrufu altındadır.

Kader bahsini Hz. Mevlana'dan bir öyküyle bağlamak istiyorum:

«Hz. Süleyman peygamber zamanında, bir hoca yolda Azrail'e rastlar. Hz. Azrail hocaya güler. Hoca telaÅŸa kapılır. Kendini çok seven Hz. Süleyman'a koÅŸar. Olayı anlatır ve yardım diler. Peygamber Süleyman : «Peki ne istersin?» der.

Hoca da: «Senin çok süratli kuÅŸların var, beni çok uzaklara gönder» der.

Hz. Süleyman: «Meselâ nereye» deyince; hoca. düşünür düşünür, «Lahor'un Sinca kasabasına» der.

Hz. Süleyman en güçlü kuşlarına emreder. 3 saatte hocayı oraya gönderir. Aradan bir hafta geçer. Hz. Azrail bir iş için Hz. Süleyman'a gelir. Hz. Süleyman hocayı hatırlar. Azrail'e bir hafta önce hocaya niçin güldüğünü sorar. Hz. Azrail:

«Allah bana, o gün kimin nerede canını almak gerektiÄŸine dair listeyi verdi. Hocanın ismi de listede vardı. Fakat hocanın ölüm yeri Lahor'un Sinca kasabası idi. Hoca oraya 6 ayda gidemezdi Allah'ın bir hikmeti vardır diye güldüm.»

Demek bizim hoca, takdir-i ilâhiyi geciktirmemek için olağanüstü çaba göstermiştir. Tabii bilmeden...

Evrenler-Işınlar-Varlıklar


Allah'a iman bahsinde evrenlere ve evrenlerde var olan maddesel ve madde ötesi varlıklara değinmiştim.

Şimdi madde oluşumuna nasıl ulaşıldığını inceleyeceğiz. Yani madde ve enerjinin doğuş şartlarına yaklaşıma çalışacağız.

Bu konuda en yeni görüşler şöyle :

Empuls (etki), gücü oranında mekana giriş kanalı seçiyor. Çok güç ise daha büyük kanal seçiyor, ancak burada kısa ömürlü oluyor (saniyenin milyonda biri katında bir ömür). Daha sonra dar kanallara geçiyor. Bu aşama. sonunda kararlı bir kanal olan nuklear kanala ulaşınca atom çekirdeğinin parçacıklarını oluşturuyor.

Daha da rahat olan lepton kanallarında elektronları doğuruyor.

Kanal seçimlerinde kuantın sağa ya da sola şipin hareketi, ona belli özellikler kazandırıyor.

Parite teorisine göre; bir eksenin (Parite ekseni) bir yanında oluşan bir kanal secimi; karşı tarafta bir kanal olayı yaratır. Anti kuant doğar, böylece evren dengesi sürer gider.

Kuant, parite ekseninin sağında ve solunda şipin yapmazsa; ölümsüz ışın salınımları şeklinde yansır (Dalga ışımaları).

Bütün bu gelişimlerde kuant dördüncü boyutun (zaman) şiddetle etkisindedir. Bu yüzden sürati sınırlıdır. Enerji gücü. seçtiği geometrik kanalın durumuna göre saniyede üç yüz bini aşamaz (Lorentz ve Elnstein).

Ancak Colombia Fizik Bölümü Başkanı Geraid Feinberg teorik fiziğe hızı saniyede 300.000 km'yi geçen ışınların varlığı iklesini getirdi. Bunlara tachyons denildi.

Syrinkoff, bu cisimlerin ya enerjilerinin var. kütlelerinin yok olduğunu; ya da kütlelerinin var, enerjilerinin yok olduğunu savunur. Bu arada çok özel ışınlar salabilir (Syrinkoff ışınları).

Lorentz ve Einstein formüllerinde Feinberg teorisinden esinlenerek ışık hızının C: 300.000 km/sn aştığını düşünürsek burada iki olay ortaya çıkar. Ya cisim yeni boyuta uyar; kütlesi sıfıra yaklaşır ve zaman genleşir, ya da olay zaman boyutu dışına fırlar bilinmez olur.

Yani ışık hızından süratli harekete sahip ışınların, zaman takvimi 50.000 kez büyür. Kütleleri sıfır civarındadır.

Bu ışınlar mekana doğru süratlerini azaltarak yaklaşım sağlarsa yoğunluk kazanır (hem zaman hem mekan açısından).

Belli yavaşlamadan sonra cisimsel bir kişilik kazanır (maddeleşir).

Maddesel oluşumda, süratin 300.000 km/sn şartı, haklılığını korur.

Maddesel varoluşta önemli bir faktör, gravite ve manyetik etki meselesidir. Kuvvetin sürati düşüp maddeleşince yanında, bir gravite (çekim) ve manyetik etki getirir. Manyetik etki, mekan kanallarına giren enerjinin sanki değişmez bir yankısıdır. Eğer sık kanallarda enerji birikimi varsa manyetik etki korkunç düzeylere varır. Evrendeki siyah delik ' olaylarında olduğu gibi.

a. Boston Ün. Dr. Reimeo ve Dr. John Willer'a göre yoğun cazibe şoku (Complete Gravitationel Collapse) ya da çekim kalıntısı yıldızlar.

Manyetik etkinin çok süratli tachyonslardaki varlığı bizce ve aletlerimizce algılanamaz. Süratini maddesel çizgiye kadar düşürürse algılanabilir.

Manyetik güçlerle süratin arasında çok karmaşık bir ilgi vardır. Muhtemelen güçlü bir alan sürati korkunç derecede arttırıp cisimlerin yoğunluğunu (burada yoğunluktan kastımız kuantlardaki sürat azlığının ifadesidir) sıfıra doğru ulaştırır; yani madde ötesine iter. Nitekim uzay yolculuğunda böyle bir yöntem Nasa'da araştırılmaktadır. Ayrıca Filadelfia deneyi diye bilinen olay da, özel geometrik çizgilerde, manyetik alanlarda cisimlerin atlamalar şeklinde yer değiştirdiğini doğrulamaktadır.

Maddeye ait bu ilgine olgulardan şu sonuçları çıkarmak mümkündür:

1. Madde belli hızın altına düşen bir enerji biçimidir. Evren boyutlarında kudret parçacıkları (kuant) belli hızlarda belli kanallar seçer ve cisimleri oluşturur.

2. Belli hızın üstünde boyutları aşan kudretler, zaman genleşmesine uyar ve kesafetleri (maddesel ağırlık ve bağımlılıkları) kalmaz.

3. Muhtemelen, boyutların esrarengiz eksenleri, manyetik güçler halinde cisimsel varlıkları bu halin üzerine ittiği gibi; aksine, cisimsel varlığı olmayan kudretler, mekana süratlerini azaltarak yansıdıklarında, bu manyetik gücün alan etkisine girer.

4. Fizikte, bağnaz sayılara takılıp, evren çizgileri, ihtimal sınırları çizmek (hız 300.000 km/sn üstüne çıkamaz v.s.) bir yanılgıdır. Fizik, madde ötesindeki ilgiler hakkın-

b. Auben Heimer ve Schneider'e göre 1017 ler olan yıldız nova oluşumunun tersi farklar.

c. Aslında cazibe ve manyetik aşın etkiler ile zaman faktörünün etkileyemediği mekan noktaları bu yüzden kara delik ismini alıyor.

Ya da matematik yargılara varabilir. Hatta madde fiziğinin bir görevi özellikle sınırlarını tayindir.

5. Varlıkların, gözlem olabilen mekana yansıması bir sürat konusudur. Varlık kavramı ile bizim gözlem sınırında var olanların kavranması ayrı meseledir. Ayrı düşünce planlarının da incelenmesi gerekir.

6. İnançların bağladığı melekler, bilimsel olarak reddedilemez. Aksine onların varlığını gösteren bilimsel kavramlar vardır. Manyetik alanların ve hızları sonsuzlaştıran etkilerin tanınması inançlardaki melek kavramını bilime daha berrak bir şekilde yerleştirecektir.

7. İnsanlar tüm evren varlıklarından farklı olarak maddesel bedenle madde ötesi (ruh, nefs, kalp) varlıkların ortak temsilcisidir. Bu nedenle de madde ötesi hızlara sahip varlıklara kendi madde ötesi yanları ile iletişim sağladığı gibi, bu varlıklar da insanı madde ötesi yanlarında etkiler (telepati ve önsezi).

Bu konu İnsan Bilinmezi isimli eserimizde tüm bilimsel delilleri ile incelenmiştir.

İslam'da Meleklere İman


Bütün semavi dinlerde meleklere iman vardır. İslâm'ın imana ait 6 maddesinin biri de meleklere imandır. Ve meleklere iman, İslâm imanı içinde kaçınılmaz bir umdedir(Kitaplara iman içinde meleklere iman otomatikman var olduğu halde meleklere iman Amentü'de özellikle tekrarlanmıştır).

Melekler Kur'an emri gereğince görülmeyen kudretlerdir. Melekleri kanatlı tasavvur eden diğer dinlerdeki görüntüyü de Kur'an net bir şekilde açıklayarak meleklerin kanadından kast onların kudretleridir emriyle perçinlemiştir. Meleklerin görünebilmesi Allah'ın iznine tabidir ki bir bölüm önce açıkladığım gibi; bu bir sürat azaltması meselesidir (Cebrail'in efendimize görünüşü gibi).

Melekler ve benzeri varlıkları dört ana gurupta toplamak mümkündür:

a. İbadet ve İtaat Melekleri:

Meleklerin büyük çoğunluğunu teşkil eden bu gurup meleklerin sayıları sonsuzdur ve her an Allah tarafından yenileri yaratılmaktadır (Muhyiddin Arabi: Fususul Hiken).

b. Kur'an'da İsmi Geçen Dört Büyük Melek:

Kur'an'da ismi geçen 4 büyük melek; Cebrail, İsrafil, Mikâil ve Azrail'dir. Bunların temel özellikleri şunlardır:

1-Cebrail: Allah'ın kudret-i ilâhisinde yaratılmış bir melektir. Akla, bilince etki eder. Peygamberlere Emr-i lâhiler nakletmiştir. Allah, kudretini bir yerde tecelli ettireceği zaman, bazan Cebrail'i kullanır.

2-İsrafil: Allah'ın hay tecellisine bağlı kudretlerde yaratılmıştır. Sûr üfleyerek mahşerde dirilme sırrına işaret verecektir. Mahşer bölümünde bu konu açıklanacaktır.

3-Mikâil: İnsanın şer etkilerle daralmasını giderir. Manevî baskılarını bir sünger gibi emer. Mikâil ayrıca bir çok kudret tecellisinde görev sahibidir.

4-Azrail: Ölüm meleği de denilen Azrail, sanıldığının tersine ölümü zorlaştırıcı değil kolaylaştırıcı manevî bir kudrettir. İnsanın dört unsuru; beden, kalp, ruh, nefs sisteminden ayrılırken onun matematiksel gücüyle rahat bir biçimde birbirinden ayrılır.

Onun tek bir kudret olmasına karşın her an aynı ve ayrı mekanlarda varolabilme yeteneği ise; dün belki güç kavramrdı. Bugün ise, enerji dalgaları ve süratleri, esrarengiz sonsuzlukları bilindikten sonra kolayca kavranır. Tıpkı TV ekranı gibi.

c. Cinler Grubu Melekler:

Bu gurupdaki melekler (cinler) hem isyan hem de itaat edebilen varlıkları temsil eder. Cinler melek evsafı açısından kudrete ve madde ötesi niteliğe sahip olmakla beraber yaratılışları özel bir enerjidendir. Cinlerin görülmediği, özel bir ateş enerjisinden yaratıldığı Kur'an emridir. Bir yandan da evsaf itibariyle ışınlara çok benzemektedir. Işınlardan kurulu bilinçli varlıklardır. Ancak cinlerin bildiğimiz kozmik ışınların, aynı olduğu söylenemez. Karekter fizik açısından ışınlara çok yakındır. Muhtemelen kendilerince kontrol edilebilen bir süratleri vardır. Ancak cinler melekler gibi lâtif mekanda değildir.

İnsan ve cin ilgisine gelince: Nasıl tüm ışınlar insanı etkiliyorsa, cinlerin de ışın etkilerinin insanı etkilemesi olağandır. Ancak cinler bilinç ve iradeye sahip olduklarından bu etki de sürekli ve kaçınılmaz değildir. .

Bir Kur'an mucizesi; cin etkilerinin arzdan uzaklaştırıldığı âyetidir. Bu âyet arzın kozmik ışınlara karşı korunması olayını dile getirmektedir ki; Allah'a iman bahsinde arzın bekçileri konusunda incelendi. Elbette cinlerle kozmik ışınlar aynı değildir, ancak evsaf yakınlığı vardır.

Sûre-i Çin'de de belirtildiği gibi cinlerin yaratılması ile maddesel varlıkların gerçeği arasında çok ilginç bir fizik tanım ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki:

Maddesel varlıklar, etkinin mekana etkisinden doğmaktadır.

Cinler özel bir ışın menbamdan ve melekler lâtif alem dediğimiz boyutlarda; daha bağımsız planda yaratılmıştır. Bu durumda, varlıklarla, boyutlara yansıma olayı çeşitli yaratılmışların farklı niteliklerini doğurmaktadır. Madde, boyutlara en sıkı bağlı kudretleri, cinler ve melekler ise süratleri nedeniyle boyutlara zayıfça bağlı kudretleri temsil etmektedir.

d. Åžeytan:

Şeytan da melek niteliğindedir ve bir enerji kaynağından yaratılmış; bilinçlenmiş bir mahluktur.

Bilindiği gibi, insana görünmeyen planda (madde ötesi) etki yapmaktadır. Bu etki özellikle nefse dönüktür. Tanrı'ya yaklaşımdan uzaklaştıran bu etkiler demeti, gerçekte nefsin tabiatına uygun düşmektedir.

Melekler ve şeytan, genelde madde ötesi olduklarından, bizim ancak madde ötesi yönlerimizi etkiler. Sıkıntılarımızın giderilmesi, aklımızda kıvılcım ya da isyan ve inkarımızı körükleme gibi. Bu görevlerin evrende ve insandaki çeşitli yansımalarının çoğunun farkına varmayız. Ancak bazıları bize çok ilginç biçimde anlatılmıştır. Bunlardan çok önemli gördüğüm bazılarını özetleyeceğim:

1. Hal ve giderimizi bir videoteybe sinema gibi kaydeden kudret melekleri.

2. Bebekleri ve hatta çocukları kazalardan koruyan melekler.

3. Mezarda nefsin ilk hesap işlemini kaydeden Münker ve Nekir melekleri.

4. Mahşer ve hesap gününde ve ondan sonra hal ve giderimize göre bizimle ilgilenen melekler.

5. Yücelmiş kimselerin Zikir ve namazlarında, haz almak için onlarla birlikte olan melekler.

6. Bebeklerdeki ruhların (Ruh insanın bedeni hangi çağda olursa olsun mükemmeldir) dünya hayatına ilgilerini sağlayan melekler.

7. Savaşlarda İslâm ordusuna yardım eden melekler.

Melekler hakkın rahmetinden doğduğundan daima evrenin zevk alemini renklendirir. Güzelliklere bizi iten, gizli kudretlerdir.

Meleklerin, özellikle cinlerin, evrenin herhangi bir yerinde özel dünyaları olup olmadığı tartışılabilir. Cinler, bir yandan kuantlarm güçlü hızları, bir yandan ısıdan etkilenmeyen yanları ile evrenin herhangi bir bölümünde özel dünyaya da sahip olabilirler. Ancak yine sonsuz hızları nedeniyle dünya ile değişmeyen bir ilgileri de vardır. Kur'an hükümlerinin, cinler için de geçerli olduğu yine Cin sûresinde açıkça beyan edilmiştir. Bu durumda dünya ilgilerine baki kalmak kaydı ile evrende daha bağımsız ve çok hızlı dolaşım yetenekleri olduğunu kabul etmek daha uygundur.

İbadet meleklerinin, evrenin her yerinde; maddesel bir gezegen de dahil, evrenin diğer mekanları da dahil olmak üzere her bölgesinde var olduğu, İslâm inançlarına ters düşmemektedir.

Asıl olan, meleklerin kudret olduğunu, maddesel yasalara tabi olmadığını bilmektir. Bu mucizevî tarif Kur'an'ın 15 asır önce verdiği harika bir fizik kavramıdır. O çağlarda herkes melekleri kuş misali, sokakta gezen varlık sanırdı. Ve Kur'an'ın tarifi onlar için akıl almaz bir tanımdı.

Meleklerin görünmezliğini, o çağın insanları bir türlü kavrayamıyordu.

İnsanların melekleri algılayabilmeleri, iki yönlüdür. Ya insan çok yücelir, gönül kapısından melekut alemiyle iletişim kurar. Ya da melek bir görev gereği düşük hızla bizim mekanımıza yansır (Azrail ve Cebrail'deki örnekler). Şeytan konusunu ayrı bir bölümde inceleyeceğiz.

Kudret-i ilâhinin sonsuz gücü, bilinmez mekanlarda melek çizgilerini renk renk çizer. Ne var ki onların varlıkları sonsuz zikirler ve titreşimlerin görünmezliği içindedir. Hikmetlerin en incesi, insanın onları algılayabilme yeteneğidir. İnsan, madde ve mana arasında çift yönlü haliyle onu hisseder. Yüceldikçe onların doyumsuz güzelliklerini gözsüz seyreder hale gelir.

Melek konusu gerçekten İslâmiyetin en önemli konularından biridir. Hele Kur'an emrinin, melekleri kanatlı kızlar gibi gören bir devirde yanlış inançları yıkarak gerçeği derinlemesine öğrettikten sonra. Devrimizde, önemli bir konu da; uzaydan gelenlere melek dendiği iddiası ki, bu yanlıştır. Çünkü meleklerin mekan ve evreni madde ötesi boyutlardır.

Mânâ Gözüyle Melek ve Şeytan


Melekler ruhlar gibi kadîm varlıklardır. Allah'ın «fcün» emriyle ilk yaratılan ve süresiz ve devamlı yaratılışın mahlukatıdır.

Onlar ilâhi iradenin bilinmek emri içinde, mekan mekan yayılarak Allah'ı zikretmektedirler.

Bütün varlıklarda olduğu gibi, kesrette var olmanın yanılgısı onlarda da görülebilmektedir. Melek sınıfından yalnız şeytan bu yanılgıya, gurur ve benliğe düşmüştür.

Cinler, meleklerden daha farklıdır. Onlarda da inkar ve isyan, insanlarda olduğu gibi yaygındır.

Melekler Adem Efendimiz'in sırrına secde ettiklerinden, bu sevgi ve zevk onlarda, inananlara karşı ilgi yarışı doğurmuştur. İşte bu yüzden daralan gönüllere yansıyarak kasvet ve sıkıntıyı alırlar. Ancak onların özellikle manayı bazan isyan, küfür, şirk ve kötü ahlâka tahammülleri yoktur. Bu yüzden meleklerin bu sırrı ancak güzel ameller içinde olanlara erişir.

İnsan manada arınıp yücelince, sonsuz boyutlarda gönül seyri içindeyken, evren yüzeylerinde; binbir meleğin raksını seyreder. Biz de onları melek sıfat olarak sezinleriz.

Allah'ın tüm sıfatlarında ve kulluğun sırrında, her türlü zikri otomatiktir. Bir kimse ayna karşısına geçince nasıl hayali zorunlu doğarsa; evrende ilâhi tecelli böyle yansır ve melekler hayranlık içinde zikre daim olurlar. Allah her an ayrı Şeende tecelli eder ve yeni melekler ve zikirler doğar. Ne var ki zikrin Rahman sıfatına yakını, hamd ve Muhammedlik makamında tecelli eder. Ve tüm melekler o merkezin etrafında binbir pırıltı gibi ışıklaşır. Bu namütenahi güzellik, mananın dayanılmaz güzelliğini sergiler.

İşte Kalb-i Muhammedi bu seyre açılan penceredir. Ve bu güzellik tümüyle o merkezden sonsuzluklara dağılan, açılan sonsuz alemlerin, melekut'un ihtişamını sembolize eder.

Sûre-i İnşirah, bu hikmeti tüm incelikleriyle bildirmiştir. Bu fonda çirkinliklerin mekan tutması imkânsızdır. Nitekim Efendimiz'in şeytanı ıslah olmuştur.

Ve meleklere iman tümüyle bu hikmetleri kapsadığından Amentü'ye meleklere imanla başlıyoruz.

Şeytana gelince; insan hayatı için çok önemli bir meseledir. Kesretteki nefsin benlik yanılgısı, madde ötesi bir iletişimle şeytanla bağ kurar. Onun mantık yanılgısı ile beslenir. Etrafındaki kesret değişimlerini gönül pencere- . sinden seyredeceği yerde, mantık dürbününden tersine seyreder. İsyan ve hüsrana sürüklenir.

Şeytanın madde ötesi kudret varlığı elbette ki bir istiklâl hali değildir. Sonsuz buutta akseden Kudret-i İlâhinin, kesret halinden doğar. Bir zan halidir. Yani şeytan kendi kudretini var sanmış, yanılgı kaynağı olan mantık düzeninde bir ters kutup terbine girmiştir. İlâhi irade de buna bir süre izin vermiştir, İlâhî san'attaki incelik, hamdin merkezinde güzelteşen mananın yenilmezliğini bu tablo içinde ilân etmiş ve kesretteki zanlara hiçliklerini böylece bir kez daha göstermiştir.

İnsanın manasındaki Muhammedi kudret, şeytanı parmağında oynatıp hiçliğini ona gösteren ilâhî bir san'attır.

Ancak unutmamak gerekir ki, nefs tüm yanılgılarında şeytanın etkislndedlr. Onunla birliği hannas doğurur ve de bu açıdan onunla mücadele; manevî haremine onu sokmama insanın çok şerefli bir görevidir. Hannasın belirtisi gönüllere düşen vesvese ve kuşkulardır.

Meleklerle şeytanın yaratılışlarında nüanslar vardır. Fakat biz kevni; yani Allah'ın yaratış sistemindeki incelikleri lâyıkı ile bilmediğimizden bu ayrımları net olarak kavrayamıyoruz.

Melekler Rahman tecellisinden doğan, alem-i lâtifde serpilmiş nursal güzelliklerdir. Şeytan, kudretin daha sert bir çizgisinden değişik bir kudretle (ateşten) yaratılmıştır. Allah, ahadiyetten vahdaniyete, oradan sıfat tecellileri ile zatından zatına yansıdıkça; sonsuz kudretler, kesretteki tüm canlıları yarattı. Sonsuz mekanlarda sonsuz varlıklar bir yandan merkezden dışa; bir yandan da dıştan enfüse, iç içe dağılan dalgalar gibi gizlendiler. Dıştaki rakslar enfüse döndükçe kesretten kurtulup emniyetli çizgide sonsuzlaştı (Sûre-i Tîn). Kendi özünden uzaklaşıp kesrette zanna düşünce dağıldı, Ademe (yokluğa) yakın oldu.

İşte meleklere imanın, Amentü'nün başlangıcında zikredilmesinin hikmeti budur. Allah'a inanırken; O'nun yaratış hikmeti içinde gizlediği görülmezliği yanında, varlıklar kalpten sezilir. Meleklerin varlığına iman, yolun başında kesrette takılma tehlikesinden bizi kutarmaktadır. Yine Sûre-i Tîn bu sırrı başka yanlarıyla açıklar (Belde-i Emin):

«Ä°ncir, zeytin, turu sinin, beldeki emin hakkı için biz insanı kevnin en güzelinden yarattık.

Sonra aÅŸağının aÅŸağısına ittik.»

Kesret ve vahdet; kalb-i sanuberide fahr-l kâinat sırrı ile ağızlasır.

(O nefsi, kesretteki zanna dönünce) aşağının en aşağısına ittik emriyle insandaki tezadı açıklıyor.

Şimdi Amentü'de meleklere imanın en başta zikredilmesinin hikmetine bir kez daha değinmek istiyorum.

Çoklukta tekliğin, sonsuz evrenlerde sıralanışında; melekler çoklu yansımalarının tekliğe en yakın çizgilerinde (Lâtif mekanlarda) yerleşmiştir. O noktadan, bir anlamda uzaklar kesretin (çokluk) gölgeleştiği noktalarda şeytan vardır. Ve bizdeki nefs ise en yakından en uzaklara kadar sonsuz boyutlarda sergilenmiştir. Sure-i Tîn'deki en güzelden en aşağıya tanım bu sırra işarettir.

İşte nefs, kesretin gölgelerinden şeytanla birlikte yoğunlaştıkça aşağılasın Ondan uzaklaşıp gölgelerden arınınca Ahsen-i takvim sırrından, melekler katında ve vahdetin sırrında yücelir.

Şeytanın etkisi ve tanınması bu mana yasası ile bilinir.

Eğer benliğe doğru çekiliyor, kendimizin özel bir gücü olduğunu vehmediyorsak şeytanla el ele kaydırak oynuyoruz demektir.

Asıl dikkat edilecek konu; bu iki nokta arasında; yani vahdete yakın güzelliklerle kesretin fırtınalı ayrılıkları arasında, şeytanın bizde her an nefs tablosunda zayıf bir nokta bulup oradan bizi çokluğa çekeceği gerçeğidir.

İslâm, bu hikmeti bilen, nefsinde şeytana açık nokta bırakmayan bilinçli ve arınmış kişidir. Ve ömür boyu bu gerçeği hatırdan çıkarmayacak kişidir.

Ve sonra nefsde, şeytan tüm imkanlarını kullanarak onu çalmak isteyecek, İslâm ise sonsuz evrenlerin dünyasını seçecek ona uymayacaktır. Hayat boyu insanın bu son andaki imtihana eğitim görmesi gerekmektedir. Ölüm anında insanın dünyada kalmak zaafını, şeytan istismar edecektir, bunu hiç unutmayalım...

Ölüm ve Ötesi


Sık sık sonlu olmak, ya da ölümsüz olmaktan söz ederiz. Ancak sonluluğu ve ölümsüzlüğü çoğu kez iyi tanımayız. Bu konulara eğilirken önce ölüm ve değişimleri; sonra da bunların sahnesi demek olan zamanı iyice anlamalıyız.

Ölüm ve ötesinden söze başlarken, kitabımızdaki bazı kavramları ve bilimsel gerçekleri hatırlamamız da şarttır.

Evrendeki varlıklar, Tanrı'nın varlığı, melekler bölümündeki bilimsel yargıları tekrar etmeyeceğim. Ancak ruh ve zaman konusunda daha derinlemesine bazı gerçekler bu bölümde ayrı bir analize tabi olacaktır.


ÖLÜM VE DÖNÜŞÜMLER


Çeşitli varlıklar için ölüm kavramı çok farklıdır. Önce çeşitli örneklerde ölümü açıklamak isterim.

a. Işınlar ve Ölüm :

Genellikle ışınlar, belli bir yarı ömre sahiptir. Maddenin temelde aslı olan ışınlar; daha doğarken zamanla bir pazarlık yapmış gibi belli bir süre sonra ölür. Ancak bu ölüm fizik ve geometrik bir değişmedir. Bu ışınların ömür listesi ışığın cinsine göre önceden bilinen bir kaderdir. Çok etkin öyle ışınlar vardır ki; ömürleri saniyenin milyarda birinden çok azdır. Önceki bahislerde değindiğim gibi bu ömürler aynı ışın için evrenin çeşitli bölgelerinde farklıdır.

b. Atom ve Ölüm:

Bir anlamda ışın demek olan kuantların atomdaki ömürleri oldukça kararlıdır. Çok uzun bir ömür kaderleri vardır. Atom çekirdeğindeki nötron ve protonlar belli fizik şartlarında milyarlarca yıl yaşamaktadırlar. Fakat bir ısı farkı, ya da ilave bir nötron çekirdeği, onu değişime uğratmakta, bir anlamda sonlandırmaktadır. Atom çekirdeği etrafındaki elektronlar çekirdeğe yakınlıkları oranında uzun ömürlüdür.

Atomların, bir anlamda maddesel cansız varlıkların ömürleri; süratlerindeki şiddete bağlıdır.

Mesela atomların kuantları, çok hareketli yıldızlar, nova şeklinde değişir durur. Ömürleri süratleri ile kaderleşmiştir.

c. Moleküllerde Ömür:

Moleküllerde ömür atomların aksine kısadır. Bir molekül bir başka etkiyle başka moleküllere döner. Bu, bir anlamda ölüm, bir anlamda değişmedir. Ancak bu değişmelerde atomlar etkilenmez. Molekül değişir. Mesela; kömür yanınca kömürlük hali biter, karbondioksit gazı doğar. Sonra da bu gaz bitki yapraklarında şekere dönerek ölür. Karbon ölmese de moleküller değişerek ölüme mahkumdur. Molekül ne kadar büyükse; yani atom fertleri ne kadar çoksa değişme kaderi o kadar hızlıdır. Bu yüzden organik moleküller dediğimiz canlı bedendeki moleküller çabuk yıkılmaya eğilimlidir. Bu da canlıların ömrünü kısaltır.

d. Mikroplar ve Ölüm :

Mikropların canlılÄ